Afrikaans
Akan
Albanian
Amharic
Arabic
Armenian
Azerbaijani
Basque
Belarusian
Bemba
Bengali
Bihari
Bosnian
Breton
Bulgarian
Cambodian
Catalan
Cebuano
Cherokee
Chichewa
Chinese (Simplified)
Chinese (Traditional)
Corsican
Croatian
Czech
Danish
Dutch
Esperanto
Estonian
Ewe
Faroese
Filipino
Finnish
French
Frisian
Ga
Galician
Georgian
Greek
Guarani
Gujarati
Haitian Creole
Hausa
Hawaiian
Hebrew
Hindi
Hmong
Hungarian
Icelandic
Igbo
Indonesian
Interlingua
Irish
Japanese
Javanese
Kannada
Kazakh
Kinyarwanda
Kirundi
Kongo
Korean
Krio (Sierra Leone)
Kurdish
Kurdish (Soranî)
Kyrgyz
Laothian
Latin
Latvian
Lingala
Lithuanian
Lozi
Luganda
Luo
Luxembourgish
Macedonian
Malagasy
Malay
Malayalam
Maltese
Maori
Marathi
Mauritian Creole
Moldavian
Mongolian
Myanmar (Burmese)
Montenegrin
Nepali
Nigerian Pidgin
Northern Sotho
Norwegian
Norwegian (Nynorsk)
Occitan
Oriya
Oromo
Pashto
Persian
Polish
Punjabi
Quechua
Romanian
Romansh
Runyakitara
Russian
Samoan
Scots Gaelic
Serbian
Serbo-Croatian
Sesotho
Setswana
Seychellois Creole
Shona
Sindhi
Sinhalese
Slovak
Slovenian
Somali
Spanish
Spanish (Latin American)
Sundanese
Swahili
Swedish
Tajik
Tamil
Tatar
Telugu
Thai
Tigrinya
Tonga
Tshiluba
Tumbuka
Turkmen
Twi
Uighur
Ukrainian
Urdu
Uzbek
Vietnamese
Welsh
Wolof
Xhosa
Yiddish
Yoruba
Zulu
Alo?
Avrupa’ya ne zaman dönüyorsun?
Şubat sonu mu, Mart başı mı?
Ben de seninle geleyim mi?
Gelmemi ister misin?
Böyle gülüp durman çok incitici.
"Kadınlar öldürülüyormuş.
Bir sürü zavallı kadın.
Daha fazla cinayet işlenmesini engellemek istiyorum.
Sonra fark ediyorum ki, sessiz kalan her kadın
aslında bir şeyden korkuyormuş.
Sonra bir grup insanla birlikte ayakta bekliyormuşuz.
Üç köpeğin bize doğru yaklaştığını görüyoruz.
Ama iki tanesi aşırı hızlı koşuyor.
Yanımıza hemen varıyorlar. Üçüncü köpek de
bir cins buldok.
O an aklıma şöyle bir şey geliyor:
Belki de cinayetleri işleyen,
bir insan değildir de, bu köpeğin ta kendisidir.”
Köpeğin bir adı var mıydı?
Max.
INGEBORG BACHMANN ÇÖLÜN KALBİNE YOLCULUK
Ingeborg Bachmann?
Geldiğiniz için teşekkürler.
Max Frisch.
Manhattan’ın İyi Tanrısı oyununuzu dinlediğimden beri
tanışmamızın şart olduğunu biliyordum.
Hatta iki kez dinledim.
Bir kez evde, bir kez de Hamburg radyo istasyonunda.
Duyar duymaz etkilendim.
Yepyeni bir ses.
Bir kadının sesi.
İnsanlar demez mi, kabahat hep öldürende değil,
bazen de ölendedir, diye?
Bir Arnavut atasözüdür.
Hatırladığım bir söz daha var.
Doğal kıskaçları kaldırma eğilimi herkeste vardı,
ancak bunu yapınca dünyada tutunacak bir dallarının kalmadığını fark ettiler.
Erkekler kadın ruhunu pek anlamıyor.
Kadınların kendi kendilerini temsil etmeleri bu yüzden önemli.
Sizin için gerçekten o kadar önemli mi bu?
Pardon.
Dostlarım sizi derhal tanıdı.
Hayranlıklarını paylaşmak için
masamıza katılmak istediler.
Güçlükle vazgeçirebildim.
Sağ olun.
Görünen o ki, Almanya’da gerçek bir yıldızsınız.
Evet, öyleyim.
Çocuğunuzla mı yaşıyorsunuz?
Hayır.
Çocuk sahibi olmak istiyor musunuz?
Hayır.
Hakkımda pek az şey biliyorsunuz galiba.
Açıkçası şaşırdım.
Hakkımda çıkan onca söylentiyi düşününce.
Gücendirdim mi sizi?
Bilakis.
Benden hiçbir şey istemeyen bir erkekle tanışmak harika.
Eminim oyuncularınız şu an sizi bekliyordur.
Beklesinler.
Beni prömiyerinize siz davet ettiniz.
Ama şu an karşınızda oturmak benim için daha önemli.
Berlin’de iyi görünüyordunuz.
Ziyaretime geldiğiniz içindi.
Sonrasında korku ve ataklar tekrar musallat oldu.
Size eşlik edemeyeceğimi yazacaktım aslında.
Ama sonra
"Unutulmaz olması için
elimizden geleni yapalım.” yazdınız.
- Yarın yolculuk nereye? - Almanya’ya dönüyorum.
Münih’e.
Ben de Zürih’e gideceğim.
Zürih’te yaşıyorum.
Biliyorum.
Hakkımda başka neler biliyorsunuz?
Özgürleşmek istediğinizi.
Özgürleşmek?
Doğal kıskaçlardan.
Evet, haklısınız.
Zira taşlaşmaktan korkuyorum.
Apollinaire’in “Mirabeau Köprüsü” şiirini bilir misiniz?
Seine akıyor Mirabeau Köprüsü’nün altından
Ve şu bizim aşkımız
Olur mu durasın şimdi...
- anımsamadan? - anımsamadan
- Sevincin - Sevincin...
- geldiğini ancak - geldiğini ancak
acının ardından
Çalışsana saat, insene ey gece
Günler geçiyor, bense hep aynı yerde
Kalın.
Size yalvarıyorum, lütfen kalın.
Çok sigara içiyorsunuz.
Hepimiz çok içiyoruz.
Hikâyelerimdeki erkekler kadınları daha “bütün” olan taraf olarak görüyor.
O yüzden mi parçalanmaları gerek?
Onlar kendi kendilerini parçalıyor. Bilakis.
Erkekler kadınları korumaya çalışıyor.
Peki, başarılı olabiliyorlar mı sizce?
Tanrım!
Tanrım!
Tanrım!
Bırak kalsın benimle
Biraz daha birlikte
Aşkım!
Bir gün
İki gün
Sekiz gün
Onca şair varken, ilk akşamımızda neden Apollinaire’i alıntıladım ki?
Bir sonra okuduğum şiirin adı ise şuydu:
"La Chanson du mal-aimé".
"Sevilmeyenlerin Şarkısı".
Paris’teydiniz de ondan.
Belki bir köprüden geçerken aklınıza gelmiştir.
Kendimi o köprüden atsaydım keşke.
- Merhaba. - Merhaba!
- Nasılsın? - İyi, sen nasılsın?
İyi.
- Adın ne? - Yad.
Yad. Tanıştığımıza memnun oldum.
Birkaç seferdir gözüme çarpıyor, çocukları kendinize çekiyorsunuz.
Bir fotoğrafımız var,
babam, ben, bir de henüz bebek olan kardeşim.
Kardeşimi kucağımda sanki annesiymişim gibi tutuyorum.
Kaç yaşındaydınız?
14.
Kardeşiniz şimdi kaç yaşında?
Sizden biraz daha küçük.
Görür görmez onu hatırlattınız zaten.
Öyleyse gezimizi ona borçluyuz diyebilir miyiz?
Yürüyüşe çıkmalıyız.
Dolunay çıkınca çöl ışıl ışıl oluyor.
Burada kalmayı tercih ederim.
Alo?
Max Frisch.
Max Frisch. Hatırladınız mı beni?
Evet.
Paris’teyken zaman zaman okuma yapmak için...
Zürih’e geldiğinizden bahsetmiştiniz.
Evet dedim ama aslında...
Artık pek şiir yazmıyorum.
Yine de gelseniz fevkalade olurdu.
Şiirleriniz olmasa bile.
Sizi düşünmediğim tek gün yok.
Evet.
Evet, maalesef...
Zira çalışmam lazım.
Yayıncılarım kitabı bekliyor.
Beklesinler. Geliyorum.
Alo?
Max Frisch.
Aramakla ne iyi ettiniz.
Ben de tren biletimi aldım.
Yarın ikide oradayım.
Beni alır mısınız?
Sözde bugün geliyordunuz Ingeborg.
İstasyonda sizi bekledim.
Ciddi misiniz?
Günleri karıştırdım herhalde.
Evet, öyle oldu.
Gelmeyeyim mi peki?
Biletimi değiştirebilirim.
Hayır, gelmelisiniz.
Yoksa bir daha yazabileceğimi sanmıyorum.
Peki, öyleyse yarın yanınızdayım.
Dinleyicimizin çoğu, şiirlerinize tutkun.
Şiiri neden bıraktığınızı bilmek istiyorlar.
Şiire karşı değilim.
Ama şunu anlamalısınız ki,
her veçhesine karşı olmak da mümkün.
Her metafora,
her sese,
kelimeleri yan yana getirmeye dönük her güdüye karşı olmak.
Kelime ve görüntülerin, bu tamamen tesadüfi tezahürüne karşı olmak mümkün.
Öyle ki onu yok etmek istiyorsunuz.
Ne hakkında olduğunu yeni baştan değerlendirebilmek için.
Ne olduğunu.
Ne olması gerektiğini.
Öyleyse günün birinde şiire geri dönebileceğinizi düşünebilir miyiz?
Şiir hakkında hala pek az şey biliyorum.
Ama bildiğim bir şey varsa, o da şüphe.
Kendinizden şüphe duyun.
Kelimelerden şüphe duyun.
Dilden şüphe duyun.
Kendinizi bu şüphenin kucağına bırakın.
Böylece belki
günün birinde yeni bir şey doğabilir.
Ne kadar düzenli.
Hiç elle yazmaz mısınız?
Hayır, sadece günlüğüme.
Ben genelde elle yazıyorum.
Sonra da bazen kendi yazımı okuyamıyorum.
Gelin. Bugün edebiyattan bahsetmeyelim.
Neden bahsedelim peki?
Gülüşünüzden.
Çok güzelsiniz.
- Okumayı seviyor musun? - Evet.
Ne okuyorsun peki?
Villa Fiorita’nın Büyücüsü.
Bravo! Bravo.
Principessa! Bu ne sürpriz!
Maestro, sürprizimiz var!
Nihayet kızım!
Sana sayısız telgraf çektim ama buhar olup uçtun sanki.
Özledim seni.
- Ben de. - Sensiz yaşamak imkânsız.
Sen âşık olmuşsun.
Senin kadar hızlı olamam.
Ama anlaşılıyor.
Ee?
Kim bu?
Tanımazsın.
- Ne istiyor senden? - Evlenmek.
Onu düelloya davet ederim.
Kim?
İsviçreli bir yazar.
Son piyesi şu an Paris’te sahneleniyor.
Şu köylü!
Hayır, hayır, lütfen...
O adam senin dengin değil.
Zürih’e taşınmamı istiyor.
Ben bu işe mani olurum.
Biriyle evleneceksen, o ben olacağım.
Unutalım şimdilik.
Önce işe koyulalım.
İlk perdeyi bitirdim.
Umarım işlerine engel olmaz.
Karısının mutfaktan çıkmamasını isteyen tiplerdendir kesin.
Önyargılısın.
Müziği çok geciktirdim. Sen olmadan yazamıyorum.
Sense beni o Don Juan özentisi için bırakıyorsun.
Şimdi buradayım ya.
Evet, seni kapatacağım.
Bir daha kaçıp gidemeyeceksin.
Natalie
Sevgilim
Gelinim
Kıza Nathalie demek istedin ama pek iyi akmıyor.
Nathalee ile de göstereyim.
Nathalee
- Sevgilim - Evet.
- Nathalee daha iyi, değil mi? - Evet, daha iyi.
Honburg bölümünde,
nefesliler si bemol majör,
yaylılar ise si bemol minör.
O tutarsızlık hissini veren bu.
Finali senin istediğin gibi bıraktım.
Askerler ve saray kadınları Homburg’u destekliyor.
Ancak Elektör kesinlikle geri adım atmamakta.
Fehrbellin’e yollayın onu
Karargâha
Son akorda doğru da...
Bu gece, prensesimizin dönüşünü kutluyoruz.
Principessa’nın şerefine!
- Ve yeni eserinin. - Eserimizin.
İşi aranızda nasıl bölüyorsunuz?
Bu ilk işbirliğimiz değil.
Önceden de bazı şiirlerini bestelemiştim.
Ama bu seferki özel bir imtihandı.
İkimiz için de.
- Kleist’ı siz mi seçtiniz? - Ortak bir karardı.
- Neden Homburg, peki? - O bizim hayat hikâyemizle alakalı.
Ama Lucchino Visconti'nin fikriydi.
Oradaki Nazi suiistimalinin farkında mı peki?
Evet, o yüzden orayı seçtik.
Ingeborg metni kusursuz biçimde yeniden topladı.
Savaş sahnelerini azaltıp
romantik aksı daha çok vurguladı.
Oyunun şu özelliğini fark ettiniz mi bilmiyorum ama...
Kötü karakter yok.
Tek karakter bile alelade değil.
Kendi kendinin efendisi haline gelen bir hayalperest.
Prens, ilk modern kahramandır.
Kaderi olmayan.
Kırılgan bir dünyada tek başına.
Bu yüzden herkesin özdeşim kurabileceği biri.
Bu gece bir erkeği daha büyüledin.
İsviçre’dekini orada bırak. Sen burada bizimle kal.
Ve bir daha mutsuz olmayacağına söz ver.
Sevgili uyurgezerim.
Grete Stern'e ait bir fotoğraf.
İsmi “Ben Kimim?”
Bauhaus Dessau’da okumuş.
1933’te Almanya’dan kaçmak zorunda kalmış.
Önce Londra’ya, ardından Buenos Aires’e gitmiş.
46 fotomontajdan oluşan kitabı da orada basılmış.
İsmi "Sueños" yani hayaller.
Şeker?
Benimle yaşadığını hayal edebiliyor musun?
Evet, hayal edebiliyorum.
Zürih’e taşınır mısın?
Beni mutsuz edeceksin.
Ama bu riski alacağım.
Ya senin beni mutsuz etme riskin?
Yanımda asla mutsuz olmayacaksın.
Asla.
Ve gün ışığı inceldi, inceldi,
boş kozmosun önünde şeffaf bir perde oldu.
Ama güneş hala parlıyordu
ve son ışınlarının dokunduğu, kum tepecikleriyle aynı renkte,
tabak gibi bir ay,
menekşe rengi, pussuz alacakaranlıkta beliriverdi.
Jeep’imizin izin verdiği hızda ilerledik
ve aynı zamanda, gözümüzün önündekini, bizim gözümüzden başkasının görmediğinin
muhteşem farkındalığını aklımızdan çıkarmadan.
Çöl boyunca ilerlerken,
onlar yoksa,
ölümlü insan gözlerimiz yoksa,
güneş de yoktu.
Yalnızca devasa bir kör enerji kütlesi,
onlar olmadan ay yok,
onlar olmadan dünya yok,
hiçbir yer yok,
yaratılış bilinci yok.
İçimizin muhteşem bir coşkuyla
dolduğunu anımsıyorum.
Kısa zaman sonra arka lastiğimiz patladı.
Çölü asla unutmayacağım."
Hiç çöle gitmedim.
Ben seni götürürüm.
Beni gömmenizi istiyorum.
Beni bir
mumya gibi gömmenizi istiyorum.
Mumya olmak nasıl bir şey, hissetmek istiyorum.
Merhaba.
Bayan Bachmann ile görüşecektim.
12 numaralı daire, birinci kat.
Evet.
Adolf Opel. Davet etmiştiniz.
Otursanıza.
Çay alır mısınız? Yoksa sevmez misiniz?
Çay harika olur. Teşekkürler hanımefendi.
Hanımefendi mi? Tanrım.
Ne berbat bir laf.
Teşekkürler, kullanmıyorum hanımefendi.
Viyana’dayken bana Ford Vakfı’nın bir misafiri
ve Almanya’nın tek ciddi kadın şairi olduğunuz söylendi.
Evet, öyleyim.
Ama Viyana’dan kalkıp buraya gelmenizin tek nedeni ben olamam herhalde.
Hayır, bir film için araştırma yapıyorum.
- Siz de mi yazıyorsunuz? - Evet.
Oyun yazarıyım.
Berlin’i seviyor musunuz?
Berlin’de her gün gri.
Burada ne uyuyabiliyor ne de uyanabiliyorsunuz.
Hayır, Berlin’i sevmemin mümkünatı yok.
- Viyana peki? - Orası da öyle.
Kendinizi evinizde hissettiğiniz bir şehir var mı?
Roma.
Beni yıkan felaketten önceki Roma.
O şehirden sürüldüm.
Evet, sürüldüm.
Ben hâlâ buradayım.
Yarın aynı saatte gelebilir misiniz?
Seve seve.
- Berlin’de ne kadar kalacaksınız? - Yalnızca birkaç gün.
Haftaya Prag’a gidiyorum.
Sahiden mi?
Metinlerim çok yakın zamanda Çekçeye tercüme edildi.
Evet, biliyorum.
Okuma da yapılacak.
Öyle mi?
Haberim yoktu.
Ben de katılacağım.
Teşekkürler.
Sonra da Mısır’a gideceğim.
Çöle.
Çöl...
Arabistanlı Lawrence filmini bilir misiniz?
- Ömer Şerif’in başrolünde olduğu? - Evet.
Benimle çöle gelir misiniz?
Bu saçma sorumu bağışlayın.
Sizinle geleceğim.
Benimle gerçekten çöle gelir misiniz?
Bu sizi neden şaşırttı?
Gelin. Yine az önceki gibi yanıma oturun.
Meksika’nın karmaşık tarihini yalnızca 150 sayfada anlatmak oldukça güç.
Ancak yayıncım bana daha fazla yer tanımıyor.
Niyetlendiğiniz gibi yazmanızı öneririm.
Belki de yayıncınızın öyle hoşuna gider ki, metninizi tümüyle kabul eder.
Öyle mi dersiniz?
Viyanalı bir yazar böyle yapardı.
- Ateşiniz var mı? - Hayır, yok.
Affedin beni.
Özür dilerim.
Öleceğimi sandım.
Buyurun.
Hala espresso yok mu?
Burada kimsenin sorduğu bir şey değil, hanımefendi.
Şu en azından cappuccino olsaydı...
Yok, bırakın.
Alışmak zorundayım ne de olsa.
Pek çok şeye alışmak zorundayım.
Evet...
Sanırım öyle, hanımefendi.
Hamarat sevgilim bulaşıkları mı yıkamış?
Sen de yıkayabilirdin.
Ben niye?
Benden erken kalktın.
- Sabahları çalışmam gerekiyor. - Benim gerekmiyor mu?
İşin aslı, buraya geldiğinden beri pek öyleymiş gibi değil.
Kalaşnikofun beynimi deliyor da ondan!
Sessiz daktilo henüz icat edilmedi.
Öğleden sonra bir arkadaşımı görmeye gideceğim.
Böylece sevgilim sessizlik içinde çalışabilir.
Sipariş usulü çalışamıyorum.
Principessa hiddet mi buyurdular?
Keyfinizi yerine getirmek için ne yapsam?
Buhar olup uçsam mı acaba?
Harika. Sevindim.
Teşekkürler.
Biraz çalışabildin mi bari?
Doğru kelimeleri bulmakta zorlandım.
İşte buna inanamam.
Kelimeleri pek umursamıyorsun da ondan.
Nasıl yani?
Sen daha gamsızsın.
Sen değilsin, öyle mi?
Evet.
Telefonla konuşurken pek öyle değildin ya neyse.
Yazdıklarını bana okur musun?
Bunalmıyor musunuz?
Bu sıcak beni öldürecek.
Bence muhteşem.
Bu tehlike...
Sanırım burada iyi olacağım.
Benimse başıma güneş geçiyor.
Bu yüzden mi benimle geldiniz?
Unutmak için?
Ayrılıktan sonra çok hastalandım.
Ben de öyle duydum.
Bu yüzden gelmemi istediğinizde şaşırdım.
Belki de kurtarıcım olabileceğinizi hissetmişimdir.
Şu an siz beni kurtarıyorsunuz ama.
Bazen ıstırabımı seviyorum.
Sanki bana bir farklılık katıyor,
sanki bir şehidim de,
Tanrı’ya bu şekilde yaklaşıyorum.
Üstelik inandığım bir tanrı da yok.
Peki ya Manhattan’ın İyi Tanrısı?
Onu bu işe karıştırmayın.
Radyo oyunum Manhattan’ın İyi Tanrısı’nda
tüm sorular, erkekle kadın arasındaki sevgiye,
bu sevginin ne olduğuna, nasıl bir yön aldığına
ne kadar az ya da çok olabileceğine vardığı zaman
şöyle bir şey denebilir:
“Ama bu çok aykırı bir vaka.”
Aslında her durumun özünde aykırı bir vaka vardır.
Aşkın en alelade olanında bile
biraz dikkatli bir incelemeyle tespit edilebilir.
Belki de her zaman tespit etmeye çalışmamız gereken şey de budur.
Çünkü yaptığımız, düşündüğümüz ve hissettiğimiz her şeyde,
bazen aşırılıklara gitmeyi tercih ederiz.
İçimizde, önümüze çekilen setleri yıkıp geçmeye dair bir dilek kaynayıp durur.
Mümkün olanın, olmayanla etkileşiminde, ihtimallerimizi genişletiriz.
Aranızda, başına büyük bir talihsizlik gelenlerinizden daha iyi
kim şahitlik edebilir, gücümüzün kederimizi aşıp geçebileceğine,
pek çok şeyden mahrum bırakılmış bir insanın,
tekrar ayağa kalkmaya muktedir olduğuna,
hayal kırıklığıyla, yani yanılsamalar olmadan
var olmanın mümkün olduğuna?
İnsanlarda özel bir tür gurur olduğuna inanıyorum,
kendini dünyanın karanlığına teslim etmeyenlerin
ve asla pes etmeyenlerin gururu.”
Bay Frisch.
Ödül törenimize katılmanız bizi onurlandırdı.
Önceden haberimiz olsa, sizi seyirciye takdim ederdik.
Nasıl?
Adınızı söylemem yeterliydi.
- Seyirci sizi tanıyor. - Radyo oyunları yazmasam bile mi?
Sevinirim.
Trene yetişmem gerekiyor. Tanıştığımıza memnun oldum.
- Görüşmek üzere. İyi yolculuklar. - İyi yolculuklar.
- Kimdi o? - Bavyera Radyosu’ndan bir editör.
Beni niye tanıştırmadın?
Münih için randevu almak istiyordu sadece.
O da sevgililerinden biri mi?
Münih’te radyo oyunumu dinleyicilere kendim sunup,
uzun bir röportaj kaydetmemi istiyor.
- O iş orada kalmaz. - Max, yeter!
- İşte orada. - Teşekkürler Bayan Bachmann.
Harika. Tek kelimeyle harika.
Teşekkürler. İltifatımı kabul edin.
- Harika bir yayındı. - Tebrikler.
Sesiniz Bayan Bachmann, sesiniz çok güzel.
Konuşman sahiden çok güzeldi.
Dinliyor muydun ki?
Tabii ki.
Başından sonuna dek defterine bir şeyler karalayıp durdun.
Aklıma yeni bir roman fikri geldi.
Kör insanlardan mı bahsediyor?
Hayır, sadece tek bir kör adamdan ki aslında kör de değil.
Sadece körmüş gibi yapıyor.
Neden peki?
Gerçeği keşfedebilmek için.
Kendi hakkında mı, başkaları hakkında mı?
Konuşmanda dedin ya: “Gerçek, insanın erişebileceği yerdedir.”
Sahiden dinliyordun demek.
"Hayatımı tanımlayan şeyleri içeren
bir kitap yazacağım."
Beğendiniz mi onları?
Genç erkekler hoşuma gidiyor.
Benim de.
Hep bir sürü erkekle yatmak istedim.
Kimseye söylemedim.
Ya kadınlar?
Hayır.
Sadece erkekler.
Ama yalnızca onlar kadar genç ve yakışıklı olanları.
Inge, ben döndüm!
Merhaba.
Bu çiçekler kimden?
Dün geldiler, üstünde isim yoktu.
Kim göndermiş?
Sensindir diyordum.
Hayır, ben değilim.
Kim peki?
Bilmiyorum.
Yalan söylüyorsun.
Kim bu?
Hemen söyle.
Hiçbir erkek karşılık beklemeden kırmızı gül yollamaz.
Ben aldım, senin için.
Seni mutlu etmek istedim.
Bir şey daha.
Bir değişiklik fark ediyor musun?
Beğenirsin diye aldım.
Konuyu değiştirme.
Gerçeği söyle.
Çiçek alacağına düzgün bir kap yemek pişirseydin.
Deveye binmeyi çok istiyorum.
Zor bir şey değil.
Ama hayvan ayaklandığında düşebilirsiniz.
Yine de denemek istiyorum.
Başınız dönmüyor muydu?
Geçti.
- Nasıl hissediyorsunuz? - Harika.
Keşke ben de kervana katılabilseydim.
Leydi Jane Ellenborough gibi.
Evet.
Tek eksiğim bir Arap şeyhi.
Şeyh olarak Ömer Şerif nasıl?
Mükemmel.
Tek bir parmağın bu kadar gürültü çıkarabileceğini bilmezdim.
- Konuşmamız gerek. - Şu an olmaz.
Şu an olur!
Bunu düşünmekten sabaha kadar gözümü bile kırpmadım.
Üzgünüm ama lütfen şu an bırak da çalışayım.
Şu tuşlara vurmayı bırakır mısın?
Seninle Roma’ya taşınmak istiyorum.
Artık buraya dayanamıyorum.
Aslında artık bana dayanamıyorsun.
Hayır, Zürih’e.
Daktilom Roma’da da aynı şekilde gürültü çıkaracak.
Evet ama orası benim şehrim.
Hem insanlar da çok daha arkadaş canlısı.
Ben önden gidip, daire aramaya başlayabilirim.
Belki Via Giulia’daki eski odam duruyordur.
Neyi yanlış yaptım?
Sen değil...
Yanlışı ben yaptım.
Bunu düşünemedim.
Evet, neyi?
- Yazamıyorum. - Ve kabahat bende, öyle mi?
Evet, belki de.
Neden kendine Zürih’te bir oda aramıyorsun?
Rahatsız edilmeden çalışabileceğin bir yer.
Hem böylece ben de suçluluk duymam.
Bir arkadaşımın kiralık odaları var.
Yarın çaresine bakarım.
Sen ehliyet alırsın, ben de sana bir araba hediye ederim.
Böylesi hanımımın hoşuna gider mi?
İsviçre’nin ne kadar güzel olabileceğini gör.
Burayı asla terk edemem.
Dünyanın doğuşuna benziyor.
Her şeye en baştan başlamak...
Güzel olurdu.
Yok ki güneşin altında daha güzel bir şey, güneşin altında olmaktan başka
Şiirlerimi biliyor musunuz?
Bütün şiirlerinizi biliyorum.
Daha güzel, çarpıcı aydan ve soylu ışığından
Daha güzel, yıldızlardan, meşhur madalyalarından gecenin göğsündeki
Daha güzel, bir kuyrukluyıldızın alev alev gelişinden
Ve daha güzel bir görevle, bütün diğer göksel bedenlerden
Hayatım ve hayatın her gün ona bağlıyken
O güneşten
Hoş geldiniz Bayan Bachmann.
Maestro Ungaretti ile mi görüşeceksiniz?
- Evet. - Bu taraftan lütfen.
Arka bölümde oturuyor.
Teşekkürler.
Sizi görmek her zaman büyük bir zevk.
Şehrimize tekrar hoş geldiniz.
Geldiğiniz için teşekkürler, Maestro.
Çeviri hususunda hala birkaç sorum var.
- Emrinizdeyim. - Eksik olmayın.
Alman arkadaşlarımın demesine göre
şiirlerime yaptığınız çeviriler olağanüstüymüş.
Bana müthiş bir hediye veriyorsunuz.
Size nasıl teşekkür edeceğimi bilmiyorum.
Asıl güveniniz için ben size teşekkür etmeliyim.
Size sonsuz itimadım var.
Tek kelime Almanca bilmemem benim için esef kaynağı.
Yoksa ben de sizin şiirlerinizi İtalya’ya tanıtmak isterdim.
Teşekkür ederim.
Yalnızca şiire kabiliyeti olanlar
şiir tercümesi yapabilir.
Evet.
Roma non risponde.
Dört yıl uzak kaldıktan sonra
geri döndünüz.
Roma’yı Roma yapan nedir?
Sizin için Roma ne anlama geliyor?
Belki bir tasvirle açıklayabilirim.
Aziz Petrus Meydanı’na,
iki kol şeklinde uzanarak
insanlığı kucaklayan sütunları
Bernini’nin verdiği söylenir.
Avrupa’nın ya da Amerika’nın diğer büyük kentlerinde
yalnız kalmanız işten bile değildir.
Bu şehrin büyüleyici tarafı,
en azından benim için,
Roma’nın sizi
kalben evinizde hissettirmesidir.
Kendinizi benimsenmiş hissedeceğiniz,
son kalan birkaç yerden biridir.
Pardon.
Röportaj yapıyoruz.
Hemen bitiririm.
Roma açık bir şehir, tıpkı sütunları gibi.
Geçmiş zamanların, iç içe geçmiş
görüntülerini kullanarak belli bir güç uyguluyor.
Belki verdiği mesaj da budur,
aynı zamanda ütopik de olan bir şehrin mesajı.
Roma’nın etkisi sadece var olan özelliklerinden değil,
çok katmanlı varlığının özünde
yatan ihtimallerden de oluşuyor.
Peki...
- Görüşmek üzere. - Tekrar teşekkürler, Bayan Bachmann.
Niye aramadın?
Aradım.
Hem de günlerce.
Hep aynı cevabı aldım: "Roma non risponde".
"Roma non risponde."
Senin için endişelendim.
Endişelenecek ne var ki?
Nihayet kendi şehrimdeyim.
Ungaretti arıyordur.
Günaydın Maestro.
Sesinizi duymak ne güzel.
Akşam yemeği? Evet, çok isterim.
Yarın görüşürüz.
Yardım edebilir miyim?
Asla olmaz.
Sürpriz yapmak istiyorum.
Hoş geldin.
Roma’yı seveceksin.
Kahretsin!
Beni oyuna getirdin.
Babamdan öğrendim.
Evlen benimle.
Baban memnun olur.
Yüzüme bak.
Evlen benimle.
Ama teklifini geri çevirdiniz.
Neden?
Evlilik, çalışan, düşünen, kendi kararlarını kendisi veren
bir kadın için imkânsız bir kurum
Anladı mı peki?
Cevabıma sevinmiş olmalı.
Zaten önceden bir kez evlenmiş.
Sonra, kendi deyimiyle taşlaşma korkusundan kurtulmuş.
Siz de bu korkuyu paylaşıyor musunuz?
Ben evliliğe karşı olduğumu her zaman biliyordum.
Çocukken bile.
Yasal ilişkilerin hepsine karşıyım.
Tabii bu yasal olmayan ilişkilerin,
trajik ve korkunç şekilde bitmeyeceği anlamına gelmiyor.
Faşizm hakkında çok düşündüm.
Nasıl başladığı hakkında.
İnsanlar arasındaki ilişkilerde başlıyor.
Faşizm, bir erkekle bir kadın arasındaki ilişkinin ilk öğesidir.
Bu toplumda savaş hep var.
Çok yakışıklı.
Kostüm giymiş gibi hissediyorum.
- Zarif bir kravat nasıl olur? - Tabii ki, dilediğinizi seçin.
Bu olabilir. Ne dersiniz?
- Evet. - Deneyelim.
Ne kadar zarif.
Olağanüstü bir adam, değil mi?
- Evet. - Denemek ister misiniz?
- Evet. - Lütfen.
- Beni züppeye çevirdin. - Harika oldu.
- Üzerimi değiştireyim. - Bırak kalsın.
Bizim kafeye gideriz.
Hiç sırıtmazsınız.
Bana bırakın.
İşte.
Ne hoş adam.
- İyi akşamlar Bayan Bachmann. - İyi akşamlar.
Sizi tekrar görmek çok güzel.
Merhaba.
- İyi akşamlar. - Roma’da olduğunuzu bilmiyordum.
Goethe Enstitüsü’nde bir okumam vardı.
Hay aksi. Gelmeyi isterdim.
Döndüğünüzü bilmiyordum, yoksa davet ederdim.
Ne kadar buradasınız?
Yarın Berlin’e dönüyorum.
Sizi tutmayayım.
- Yakında görüşürüz. - Evet.
Gruppe 47’nin üyelerinden.
Etkinliklerine giderken bana biraz eşlik etseydin.
Çantan olarak mı? Almayayım, sağ ol.
- Her zamankinden? İki viski? - Evet.
Derhal.
Bu takımı giyince tıpkı İtalyan gibi oldun.
Herhalde sonunda dans etmek zorunda da kalacağım.
Evet, çok güzel fikir.
Dans edelim.
Herkesi kendine baktırmak için mi?
Bir yıldız gibi
davrandığın doğru değil mi?
İki viski.
Buyurun. Afiyet olsun.
Lanet olsun!
Kahretsin!
Bana göre tüm ilişkilerde insanlar,
aynı şeyleri konuştuğunu sanarken bambaşka şeyler söylüyor.
Aslında, tercüme edilemeyen fikirlerimiz ve duygularımızla hepimiz yapayalnızız.
Meğer onun inceleme nesnesiymişim.
Onun bir canavar olduğunu söylemiştim.
Sence en başından beri aklında bu mu vardı?
Bütün o aşk itirafları yalnızca beni mutlu etmek ve susturmak için miydi?
Hayatında senin gibi bir kadın görmemiş ki.
Sen onu raydan çıkardın.
Onun gerçekliğe ihtiyacı var.
Bir ava ihtiyacı var.
Onun avı sensin.
- Kendini kurtarmalısın. - Yapamam.
Sonra da disiplinli bir çalışma programı izlemelisin.
- Hatasını kabul etmesini istiyorum. - Etmeyecek!
Ama neden?
Onun için bir gizemsin de ondan.
Belki de seni yazarak kavrayabileceğine inanıyor.
Ingeborg, günlüğümü bulamıyorum.
Yaktım.
Ne yaptın?
Günlüğünü yaktım.
Hakkımda yazmaya hakkın yok.
Ama sen hayatımın bir parçasısın.
Bir yazar dille beslenir.
Başkalarının hayatıyla değil.
Beraber olduğunun kadının hayatıyla ise asla.
Yani ben senin hiçbir hikâyende yok muyum?
Ben erkekler hakkında yazıyorum.
Ama hepsi birer metafor, kendimin yansımaları.
Çünkü sen bir yalanı yaşıyorsun.
Bense gerçeğe bel bağlıyorum.
- Bir anlaşmamız vardı. - Ne anlaşması?
Bilindik manada sadakatle ilgisi olmayan bir anlaşma.
Güvenle ilgili bir anlaşma. Sen ona ihanet ettin.
Yaptığın güvene, itimada, sırlara ihanet.
İhanet...
Ağzına ne kadar da yakışmayan bir laf. Onca sırrın varken.
Birlikte olan iki insanın arasında yalnızca bir sır vardır.
Anlaşma budur.
Ben seni asla işlerim için
kullanmazdım.
Farklı insanlar olduğumuzu daha en başından biliyordun.
Vampir olduğunu bilmiyordum.
Ne demeye çalışıyorsun?
- Kanını mı emiyorum yani? - Evet, kanımı emiyorsun.
Ve beni vitrine konmuş bir fahişe gibi sergiliyorsun.
Vitrine konmuş bir orospu gibi.
"Gün gelecek ama kimse gong çalmayacak geldiğinde.
Yok, gelmeyecek, zaten hep oradaydı gün.
Adamın zorla ve sırf gereklilikten hayatta kaldığı
bu yılın her gününün içinde mevcuttu.
Kendisini bekleyenlerden endişeli adam,
işini ve umutlarını düşünüyor.
Yakında, aşağılardaki kapıdan çıkıp gitmeyi becerebilecek,
kaza kurbanlarından, zayıflardan ve can çekişenlerden uzağa.
Sana söylüyorum:
Ayağa kalk ve yürü!
Kemiklerinin hiçbiri kırılmadı."
Artık neden şiir yazmıyorsunuz?
Şiire kabiliyetim
olduğundan şüphelenmeye başladığımda...
şiir yazmayı bıraktım.
Öyleyse Nobel ödülü kazanan birinin
düzyazı yazmayı bırakması mı gerekir?
Çünkü ödül, yazarın kabiliyetinin kanıtıdır.
Ya da Max Frisch oyun yazmayı bırakmalı.
Evet, haklısınız.
Yazmayı bıraksa çok yazık olurdu.
Evet, Londra.
Hayır, uçakla.
Ne zaman döneceğimi bilmiyorum.
Evet, olur.
Evet, sen de.
Teşekkürler.
Görüşürüz.
Beraber uçtuğumuzu neden söyleyemiyorsun?
Kimseyi ilgilendirmez de ondan.
Prömiyerde bana eşlik etmenden gurur duyuyorum.
Birlikte görülmekten gurur duyuyorum.
Ben de başarıların kutlanırken sana eşlik etmekten gurur duyuyorum.
Neden hep böyle ketum olmak zorundasın?
Bana olan merakını canlı tutabilmek için.
Ingeborg.
Misafirlerimiz var.
Öcümü aldım.
Uğruna kendimi feda ettiğim tüm küçük burjuva erkeklerinden öcümü aldım!
- Merhaba. - Merhaba.
Ne iyi ettiniz de geldiniz.
Teşekkürler.
- Bu size. - Nazik davetiniz için teşekkürler.
- Buyurun. - Teşekkürler.
Tek eksiğimiz ev sahibimiz.
Max?
Geliyor musun? Misafirlerimiz geldi.
- Neyin şerefine içelim? - Bu eşsiz güzel şehre?
- Evet! - Roma’nın şerefine!
Çin çin!
Peki, mutlak yer, sahne midir?
Makaleme gönderme yapıyorsunuz.
“FAZ” sanatsal niyetlerim
hakkında yazmamı istemişti.
Başlığı biraz abartılı oldu galiba.
Sonuçta yalnızca üç kısa oyunum var, onların da iki tanesini sahneye koydum.
Savaş sonrası Alman yazarları...
şu ana dek dişe dokunur bir başarıya imza atamadı.
Katılmıyorum. Kapıların Dışında var mesela.
Acı çekmeye bu denli duygusalca yaklaşmak, tek kelimeyle katlanılmaz.
Konuşana bakın.
Lütfen tartışmayın.
Roma’nın sizde yarattığı duygulardan bahseder misiniz?
Villa Massimo’da durum nasıl? Çok mu katı?
Korkunç derecede katı.
Manastır gibi.
Hanım misafirlere saat 10’a dek müsaade ediliyor.
- Ya siz nerede kalıyorsunuz? - Via di Ripeta’yı kesen ara sokaklardan
birindeki küçük bir misafirhanede.
En azından orada rahatsız edilmeden çalışabiliyorsunuz.
Çok hoş.
Bu yüzden genelde yalnız başıma yürüyüşe çıkıyorum.
Max harika bir rehberdir.
Sizi gezdirir.
Mimar olduğu için şehri bambaşka gözlerle görüyor.
Ingeborg’um da size tüm kuytu köşeleri gösterebilir.
Gizlilik konusunda uzmandır.
Ostia antik kentini gezdirebilirsin.
Evde olmamam Ingeborg’un hoşuna gidiyor.
- O zaman huzur içinde çalışabiliyor. - Kesinlikle anlıyorum.
Ben de bu yüzden Villa Massimo’yu seviyorum.
Çıt çıkmıyor ama şehrin göbeğindesiniz.
Hem insanların arasında olmasını isterseniz, Piazza del Popolo var.
- Evet. - Bolonya restoranının olduğu.
En sevdiğim restorandı orası.
Bana göre fazla şık ve fazla pahalı.
Ben sizi götürürüm.
Teşekkürler.
Affedersiniz lütfen.
- Teşekkürler. - Harikaydı.
Bu ne hoş sürpriz.
İtalyancanız nasıl oldu?
- İlerleme var mı? - Var. Ama...
Hala Ungaretti okuyamıyorum.
Benim çevirim yakında yayınlanıyor. Bir tane hediye ederim size.
Montale de çevirmiş miydiniz?
Hayır, hayır. Ungaretti istisnaydı. Yayıncının ricasını kıramadım.
Bir saniye lütfen.
Max Frisch, Roma’ya ziyaretine gitmemi istedi.
Bence siz olmayınca kendini yalnız hissediyor.
Hala tek kelime İtalyanca öğrenmedi de ondan.
Almanca bilen çok az İtalyan var.
- Zaten her zaman güneşli de değil. - Katılıyorum, Roma çok soğuk olabiliyor.
- Rica edebilir miyim? - Tabii.
- Harika bir okumaydı. - Roma’ya gidin, Marlene.
Gidin. Böylece daha az suçlu hissederim.
Bir imza lütfen, Bayan Bachmann.
- Lütfen kitabımı imzalayın. - Teşekkürler.
O genç hanımı alenen kollarına itmişsiniz.
Bana duyduğu aşkın daha kuvvetli olduğundan emindim.
İki yazarın
bir arada olmaya tahammül edebileceklerini düşünmek...
tam anlamıyla delilikmiş.
Kumar oynamışsınız.
İlişkiniz yürüyebilirdi de.
Şu andan sen de benim kadar zevk alıyor musun?
Nasıl yani?
Sonuçta ayrılmayı hiç istemediğin kırlarındayız.
Senden ayrılmayı da hiç istememiştim.
Yani artık istiyor musun?
Evet.
Günlüğümü yaktığından beri tek kelime yazamadım.
Ama yazdığını duyuyorum.
Tabii...
Tek yaptığım bir kelimeden diğerine geçmek.
Bu normal.
Sana göre belki.
Bana göre değil.
- Yani ben olmasam... - Evet, yaşattığın sıkıntılar olmazsa.
Mükemmele duyduğun takıntın.
Seninle tanışmadan önce aklıma gelen her şeyi söylerdim.
Artık önce oturup, neyi söyleyebileceğimi...
ve neyi söyleyemeyeceğimi
düşünmek zorundayım.
Acaba yazdıklarım seni gücendirir mi?
Acaba seni üzer mi?
Acaba beni küçümser misin?
Artık sana itaat edemem.
Bu ayrılık, hayatımın en büyük yenilgisiydi.
En uzun süren ıstıraptı.
Haftalar boyunca.
Nedenini de gerçekten bilmiyorum.
Belki ömrümde bir kez olsun,
kalıcı bir şeye, “normal” bir şeye başlamak istedim.
Yaşam tarzıma ters olarak.
Üstelik ısrar etmeye devam ettim.
Bunun kendi prensiplerime
ya da kaderime ters olduğunu
apaçık hissetmeme rağmen.
Bunu nasıl ifade edebileceğimi
bilmiyorum.
Kendime biraz olsun bir gelecek
ve yeni bir hayat düşünebiliyorsam,
bunu tamamıyla sana borçluyum.
Geri döndün.
Buradan havaalanına gidiyorum.
Nereye gidiyorsun?
New York’a.
Tek başına mı?
Çiçekleri kim gönderdi?
Viyana’dan bir arkadaş.
İçim rahatladı. Demek ki yalnız değilsin.
Sen benim katilimsin.
İnsanlar demez mi, kabahat hep öldürende değil
bazen de ölendedir diye?
"Canım Hans,
Her şeyin böylesine kötü biteceğini hayatta düşünemezdim.
İşin sonunda acı çekmek olduğunu biliyordum.
Ama böyle toptan, neredeyse ölümcül bir yıkım beklemiyordum.
Şu an çektiğimden daha korkunç bir şey hayal edemiyorum.
Buradan uzaklaşmalıyım.
Birkaç günlüğüne bile olsa.
Ve seninle mutlu anlar geçirmek istiyorum."
Dünyaya gelme nedenimizi unutmadığımız sürece
hayatta hiçbir şey bizi aşağılayamaz.
Biz yaratıcı olmak için buradayız.
Başka hiçbir şeyin önemi yok.
Kendi sanatsal varlığını öne koyup, onu görmezden gelmiş olsaydın,
seni aşağılama fırsatını asla yakalayamazdı.
Ama bir domuzu sevmiş olmak da ayıp değil.
Ruhun bir meskeni var
kimsenin girmesine izin vermemeli.
O meskenin adı iştir.
Sayesinde günün ışığı daha az dehşetli,
gecenin karanlığı daha az korkunç görünür.
Artık nihayet uyandığını biliyorum.
Ve demode duygusallıkları arkanda bırakacağını.
Son kez gece yürüyüşüne çıkalım mı?
Evet.
Çölüm, biriciğim, nazik arafım, kurtuluşum.
Can't find what you're looking for?
Get subtitles in any language from opensubtitles.com, and translate them here.