All language subtitles for Ill.Be.Right.There.2023.WEB-DL.1080p.WEBRip.x264.AAC5.1-[YTS.MX]

af Afrikaans
ak Akan
sq Albanian
am Amharic
ar Arabic
hy Armenian
az Azerbaijani
eu Basque
be Belarusian
bem Bemba
bn Bengali
bh Bihari
bs Bosnian Download
br Breton
bg Bulgarian
km Cambodian
ca Catalan
ceb Cebuano
chr Cherokee
ny Chichewa
zh-CN Chinese (Simplified)
zh-TW Chinese (Traditional)
co Corsican
hr Croatian
cs Czech
da Danish
nl Dutch
en English
eo Esperanto
et Estonian
ee Ewe
fo Faroese
tl Filipino
fi Finnish
fr French Download
fy Frisian
gaa Ga
gl Galician
ka Georgian
de German
el Greek
gn Guarani
gu Gujarati
ht Haitian Creole
ha Hausa
haw Hawaiian
iw Hebrew
hi Hindi
hmn Hmong
hu Hungarian
is Icelandic
ig Igbo
id Indonesian
ia Interlingua
ga Irish
it Italian
ja Japanese
jw Javanese
kn Kannada
kk Kazakh
rw Kinyarwanda
rn Kirundi
kg Kongo
ko Korean
kri Krio (Sierra Leone)
ku Kurdish
ckb Kurdish (Soranî)
ky Kyrgyz
lo Laothian
la Latin
lv Latvian
ln Lingala
lt Lithuanian
loz Lozi
lg Luganda
ach Luo
lb Luxembourgish
mk Macedonian
mg Malagasy
ms Malay
ml Malayalam
mt Maltese
mi Maori
mr Marathi
mfe Mauritian Creole
mo Moldavian
mn Mongolian
my Myanmar (Burmese)
sr-ME Montenegrin
ne Nepali
pcm Nigerian Pidgin
nso Northern Sotho
no Norwegian
nn Norwegian (Nynorsk)
oc Occitan
or Oriya
om Oromo
ps Pashto
fa Persian
pl Polish
pt-BR Portuguese (Brazil)
pt Portuguese (Portugal)
pa Punjabi
qu Quechua
ro Romanian
rm Romansh
nyn Runyakitara
ru Russian
sm Samoan
gd Scots Gaelic
sr Serbian
sh Serbo-Croatian
st Sesotho
tn Setswana
crs Seychellois Creole
sn Shona
sd Sindhi
si Sinhalese
sk Slovak
sl Slovenian
so Somali
es Spanish Download
es-419 Spanish (Latin American)
su Sundanese
sw Swahili
sv Swedish
tg Tajik
ta Tamil
tt Tatar
te Telugu
th Thai
ti Tigrinya
to Tonga
lua Tshiluba
tum Tumbuka
tr Turkish
tk Turkmen
tw Twi
ug Uighur
uk Ukrainian
ur Urdu
uz Uzbek
vi Vietnamese
cy Welsh
wo Wolof
xh Xhosa
yi Yiddish
yo Yoruba
zu Zulu

Original subtitles

Downloaded from YTS.MX

Official YIFY movies site: YTS.MX

HEMEN ORADA OLACAĞIM

THE STITCHERY KURULUŞ: 1973

ANNEM

- İyi misin sen? - Gerginim.

Evet, normal. Elini tutabilir miyim?

- Biraz terli. - Önemli değil.

İyi bir hayat yaşadım, değil mi?

Evet, yaşadın ve henüz sona ermedi.

Rüyamda doktor bana öleceğimi söyledi.

- Rüyanda gördün diye olacak değil. - Çoğu rüyam gerçekleşir.

- Çok saçma. - Rüyalarımın gücünü hafife alıyorsun.

Hanımlar, beklettiğim için üzgünüm.

Bu sabah bayağı yoğun geçiyor da.

- Akciğer kanseri mi olmuşum? - Grace, lütfen.

Biliyorum, akciğer kanseriyim.

Sigara içmeye 14 yaşında başladım. Başka ne olacak ki?

Herkesin vaktini aldım, üzgünüm.

- Anne, dur. Hayır anne, lütfen! Anne. - Grace!

68 yaş hiç fena değil.

Sonuçta içkimi de içtim, sigaramı da.

Her istediğimi yedim sayılır.

Kimsenin benim için üzülmesine gerek yok.

Akciğer kanseri olana kadar şanslı insanlardandım.

Anne, lütfen izin ver de doktor konuşsun, olur mu?

Grace, lütfen. Akciğer kanseri değilsin.

Bende bir terslik var, biliyorum.

İnsan kendi bedenini her doktordan daha iyi bilir.

- Bir terslik var. - Nedir?

Şöyle ki, durum biraz karmaşık.

Adım adım anlatacağım.

Lösemisin.

Bu çok ciddi bir hastalıktır ama daha semptomlarını göstermiyorsun.

- Evet... - Altı ayda bir kanını kontrol edeceğiz

fakat lösemi belirtilerini göstermeden bambaşka bir şeyden ölmen

kuvvetle muhtemel.

Teşekkür ederiz.

Nasılsın anne, iyi misin?

Hâlâ sindirmeye çalışıyorum.

Atlatacağız, bu bir ölüm fermanı değil.

Peki.

Ne yapıyorsun?

Akciğer kanseri olsa bırakacaktım.

Lösemi de sigaradan olmuş anne.

Ne dediğini duydun. Lösemiden önce başka bir şeyden ölürmüşüm.

Ölebilirmişsin.

Ne yapıyorsun?

Duyduklarımdan sonra rahatlamam gerek.

Seni rahatlatmak için ben varım. Onun için geldim.

50 yıl sonra pat diye sigara bırakılmaz.

Böyle bir şok yüzünden vücuduma inme inebilir.

Annene inme inmesini mi istiyorsun?

Sana öğle yemeği hazırlayayım mı? Çok zayıfladın.

Hiç de bile.

Dondurma da yiyebiliriz.

Bugün vaktim yok anne.

Kimseyi kandırmıyorsun anne, tamam mı? Atar mısın şunu?

Neyi?

- Sarah seni hâlâ deli ediyor mu? - Bilirsin işte, stresli.

Söyle ona, belediyeye gidip evlensin.

Adamakıllı bir düğün istiyor.

Sekiz aylık hamile olmadan düşünecekti.

Her şey kontrolüm altında, merak etme.

İki dakikalığına gel de bir dilim cevizli turta ye.

Mark'ın terapi seansına yetişmem gerek.

Beraber mi gidiyorsunuz?

Genelde gitmiyoruz. Doktoru bugün gitmemi istemiş.

- Neden? - Öğreneceğiz bakalım.

Kirasını ödemekten vazgeç.

Anne, evsiz kalsa daha mı iyi?

- Sana taşınsın. - Onu istemiyor.

- O zaman bana taşınsın. - Evet, süper olur.

Sen ve kankalarınla bütün gün oturup poker oynasın.

Poker oynamak insana hayat dersleri verir.

Anne, zaten bağımlılık sorunu var. Listeye bir de kumar eklenmesin.

Oynamasını biliyorsan kumar olmaz ki.

Lösemiymiş.

- Yaşasın! - "Kesin akciğer kanseri." demiştin.

Rüyalara hep güven olmuyormuş.

Kumarhaneye gidip kutlayalım.

Evet, öyle yapalım.

Anne, gitmem gerek.

Ne? Dur, hani sana sandviç yapacaktım?

Bir dahakine.

O çocuklar pestilini çıkarmasın.

- Peki. Sonra kontrole gelirim. - Peki.

SAINT JOSEPH'S TIP MERKEZİ

Selam Mark. Biraz gecikeceğim, kusura bakma.

Ablanda acil bir durum varmış.

Gelip seni almaya vaktim olmayacak, tamam mı? Orada buluşalım.

- Tatlım. - Anne.

Canım, ne oldu?

- On saati geçti. - Ne geçti?

Ya çok abur cubur yediğimden ya da Eugene pikabı çok sarstığından.

Bazen öyle bir sürüyor ki ata binsen daha iyi.

Canım, ne oldu?

Hâlâ sevişmek istiyor, sürekli. O yüzden oldu işte, biliyorum.

- Ne oldu? - Bu.

- Ne oldu? Bir şey hissetmiyorum. - Bebek on saattir tekmelemedi.

Sarah, canım.

Anne, bebeğimi öldürdüm. Kendi bebeğimi öldürdüm.

Sarah, bir şey yok.

Yok mu? Nasıl öyle dersin? Elbette bir şey var.

Bakalım doktor ne diyecek canım. Eminim ki...

Anne, on saat oldu. On saat çok uzun bir zaman.

Tatlım, bebekler uyur. Hem de çok uyur.

- Eugene nerede? - Çalışıyor.

Ona mesaj bıraktım. "Düğün iptal." dedim.

Gelinlik bitmek üzere, kilise hazır. Düğün istediğini biliyorsun.

Eugene ile sırf hamile kaldığım için evleniyorum.

Bebeğimi de öldürdüm.

- Canım, lütfen yapma. - Artık bir anlamı kalmadı ki.

Seni beklerken

patik örmek yerine yapmam gereken 25 şeyin listesini çıkardım.

- Örgü bilmezsin. - Metafor o.

Tamam canım, ben gidip seni niye almadıklarına bakayım.

Sen bekle, hemen geliyorum.

Hayır anne. Anne.

Bence çok büyük bir hata yaptım ve...

Ne de olsa her şeyde hata yapmıyor muyum?

Tatlım.

Aslında hata sende çünkü Mark ile bana hiçbir zaman

nasıl insan olunacağını, hayatı öğretmedin.

Şimdi de küçük bir insanı yetiştirmemi bekliyorsunuz.

Artık bir önemi de kalmadı çünkü bebeğim...

İyi misin?

Anneciğim.

Güçlü oğlun ortaya çıktı.

Artık gösterişe başladı.

Tamam, gidelim hadi. Burası hasta insan kokuyor.

Tamam canım.

- Eugene'e "Düğün devam." desen mi? - Yüz kere iptal ettim.

Eminim artık alışmıştır.

Bizi doğurduğuna memnun musun?

Nasıl soru o?

Biz böyle olsak bile mi? Bir keş ile bekâr bir anne.

Dinle. Mark çok daha iyiye gidiyor, seni de evlendirmek üzereyiz.

- Eugene iyi mi sence? - İyi çocuk.

İyi bir baba ve iyi bir eş olacak.

Biraz salak, değil mi?

Eugene salak değil.

Çok akıllı olmayan biriyle evlenirsem her istediğimi yaptırırım sandım

ama pek öyle olmuyor.

İnsan hayatı paylaşacağı bir eş ister. Sonuçta Eugene'in kalbi temiz.

İçeride söylediklerimi ona söyleme.

Elbette söylemem.

Bebek de iyi, önemli olan da o.

- Evet ve düğünün mükemmel olması. - Ve de düğün.

Düğün sana saçma geliyor.

- Hiç de bile. - Haklı olabilirsin.

O kadar hamileyim ki buketi atınca

bebek kolunu çıkarıp yakalamaya kalkabilir.

Babanla düğünü organize ettiğimiz için çok mutluyuz canım.

Evet, babam da çok emek veriyor ya.

Yarısını karşıladığı sürece gerisini ben halletmekten memnunum.

Ayağına dikkat et.

Harika.

- Dur, sana yardım edeyim. - İyiyim, hallederim.

- Sarah, ne oluyor? - Ne işin var senin burada?

Mesajını hiç anlamadım. Paniklemiş gibiydin, ne oldu?

Hiç, "Bebek öldü, seninle evlenmem." demiştim.

- Tamam, benim... - İyi misin yani?

Bebek iyi, ben iyiyim, düğün var, abartma.

- Gitmem gerek, görüşürüz. - Görüşürüz.

İşin yoksa şu sevdiğim yerden ekmek arası köfte alır mısın?

- Görüşürüz Eugene. - Tamamdır Wanda.

Güle güle Wanda.

MEDİKAL SANATLAR MERKEZİ

Üzgünüm, sekreter "Gir." dedi.

- Yok, sorun değil. - Vay, saçını kestirmişsin.

- Saçımı kestirmedim. - Ama kestirdiğini görüyorum.

- Kestirmedim, kendim kestim. - Neden?

- Pardon... - Gözüme giriyordu.

- Acaba... - Tamam. Evet.

- Neredeydin? - Ablanda acil durum vardı, üzgünüm.

- Eminim yalandır. - Hastanedeydi Mark.

Eminim acil durum sanmıştır ama bir şeyi yoktur.

Odaklansak mı?

Buraya gelmek için komşumun bisikletini aldım.

Ama hava çok güzel. Bisiklete binmek sana iyi gelmiştir.

İyi gelmiş... Anne, bak. Bu seanslara gelmeyi kabul ettim.

Çoğu zaman Dr. Sherman'a

terk edilme sorunlarımdan bahsediyorum.

Bugün de kalkıp, buraya gelip ona annemin

beni ablam için terk ettiğini açıklamak zorunda kaldım.

Sürekli böyle oluyor.

İki ay önce sana ihtiyacım olduğunda arabayla Sarah'ya gidip

oturduğu yerden üç sokak ötedeki ölü sincabı temizlemekle uğraştın.

Sincabın orada olduğunu bilmek bile Sarah'yı boğuyormuş.

İzlediği yemek programlarına konsantre olamıyormuş.

- Yemek bile yapmaz ki. - Yemek seviyor.

Ben de oksijen seviyorum. Havaya adanmış bir kanal izlemiyorum.

Mark, ablan hastanedeydi.

İyi mi diye bakmam gerekti.

Anne, komşumun 12 yaşındaki kızının bisikletiyle geldim buraya.

Tamam, artık buradayız, Dr. Sherman'ın vaktini harcamasak mı?

- Sağ ol Wanda. - Kusura bakma.

Derdini tam olarak bu şekilde ifade etmiş olman da çok ilginç.

Nasıl yani?

Mark ile yaptığımız bu terapiye

bugün itibarıyla son vermeye karar verdim.

Peki. Bu iyi haber, değil mi?

Şey, Mark ile burada bir araya geliyoruz ki

aşması gereken sorunları konuşalım

ve böylece yaşayabileceği en iyi hayatı yaşama şansı elde etsin.

- Evet, tamam. - Tamam.

O hâlde sana şunu sorayım Wanda,

Mark orduda beş yıl görev alıp...

...Afganistan'da savaştı mı?

Bunca zamanı niye heba ettin?

Bu adama altı ayı aşkın süredir geliyorsun.

- Parasını aldı. - Dr. Sherman'dan bana ne?

- Sen iyileşmek istiyor musun? - Benim bir sorunum yok.

Tamam, geçmişte birkaç defa sinir krizi geçirdim.

Kalabalık bir havuzda, kalabalık bir AVM'de.

- Kalabalıkları pek sevmiyorum da. - Mark, yapma. Ver şunu bana.

Anne, ben iyiyim. İlaçlar işe yarıyor.

Neden bu kadar kızgınsın?

Çünkü sadece ilaçlarını almadığında bu kadar zayıflıyorsun.

- Ben sürsem? - Sorumu cevapla.

- Soru sormadın, yargıda bulundun. - İlaçlarını almayı bıraktın mı Mark?

Bir şey göstereceğim.

- Olmaz, bin tane işim var. - Bunu görecek vaktin vardır, seversin.

Yeni terapist bulsam gider misin?

- Tabii, olur. - Ona yalan söylemeyeceğine söz ver.

- Verirsem sana yalan söylemiş olurum. - Beraber gidebiliriz.

- Çift terapisi gibi mi? - Lütfen ciddi ol.

Yolun tadını çıkarabilir miyiz lütfen?

Nereye gidiyoruz?

- Dedim ya, sürpriz. - Sürprizleri sevmem.

Ne işimiz var burada?

Burada çalışıyorum.

Ne iş yapıyorsun?

İçeri gelsene.

İçeri.

Selam çocuklar.

Anne, bunlar Buddy, Maisie ve Arturo.

Süperler. Tuvaletiniz geldi mi?

- Kimin evi bu? - Gel oğlum. Süper, değil mi?

Çıkın.

Şey, teknik olarak gerçek bir iş değil ama köpeklere bakarken

burada bedava kalıyorum.

Ne kadarlığına?

Bugünden itibaren iki ay.

Kim yaşıyor burada, nereden tanıyorsun?

- Kafanda çok kuruyorsun. - Evet, annen olarak benim işim bu.

Sonuçta hemen hemen bir yıldır durumum iyi.

Bir yıl mı?

Aşağı yukarı dokuz ay.

Saçını niye kısa kestin peki?

Burada kene oluyor, kısa saçla rahat ederim dedim.

Bana inanmıyorsun.

Doktordayken "Gözüme giriyor diye kestim." dedin.

O yalandı.

- Doğrusu bu mu yani? - Evet.

Niye ikisi de kulağıma aynı geliyor?

Tamam anne, ben iyiyim.

Aslında durumum bayağı iyi. Baksana.

Şey, bisikleti komşumun evine götürebilir misin?

Olur. Kimin ki?

- Bilmem, adamın teki. - Adamın teki mi? Hemen bulurum.

İsimleri unutuyorum. Üst katımdaki. Seni tanıyormuş.

Beni nereden tanıyormuş?

Unuttum.

İnsanların bana söylediği şeyleri de hiç hatırlayamıyorum.

Ne yapabiliyorsun peki Mark?

Göreceğiz.

Hey! Wanda.

Merhaba. Evet, Mark adına bunu geri getirdim.

Kimmy'nin bisikleti. Çok sağ ol.

Yukarı çıkarmana gerek yoktu, genelde aşağıda bırakırız.

Sen beni hatırlamadın.

Yok... Yok, biraz hatırladım.

- Biraz mı? - Yok, özür dilerim. Hatırlayamadım.

Liseden Albert Newman. Yapma, suratım aynıdır.

Küçük Albert Newman mı?

Lisedeyken çöpten adam gibiydin sen.

Küçüktüm, evet.

Sanki savaş zırhı falan giymiş gibisin.

Birkaç yıl önce boşandım ve nasıl vakit geçireceğimi bilemedim.

Günün birinde spor salonuna gitmeye karar verdim.

Ve bütün ağırlıkları yedin.

- Hâlâ komiksin. - Ben mi?

Evet, lisede de böyle komiktin.

- Öyle miydim? - Evet, öyleydin.

Bir saniye.

İçeride ne çeviriyorsun öyle?

Kimmy'nin okulunda ebeveyn günü yapılacak,

çocuklara yemek pişirmemizi istediler.

Ben de fırında bir şey yapayım dedim, bir tatlı falan

ama fırına ne atsam yakıyorum ya da dağılıyor.

Aklımdan ne geçtiyse? Beceremem ki!

Ne yapacağımı hiç bilmiyorum.

Ne zamana lazımdı bu?

Yarın itfaiyedeki vardiyamdan sonra.

Tamam, bu kadar panik yapma. Süper olacak, bir planım var.

- Merhaba. - Selam.

Umarım burada beklememin sakıncası yoktur.

Bu saatte ders vermiyor muydun?

Ofis saatimdi

ama kapıma "Acil durum var." diye not bıraktım.

Acil durum nedir peki?

Acil durum şu ki seni görmem gerekiyordu.

- Gören kimse yok. - Bu mahallede meraklı çoktur.

- İnan bana. - İçeri geçelim.

Tamam ama işe hazırlanacağım, yaramazlık yok.

- Tamam. - Tamam.

Hayır, rahat dur.

Vay arkadaş... Muhteşemdi.

Sen muhteşemsin.

Sağ ol.

Âdeta vücudumun her isteğini

ağzınla ve parmaklarınla öngörüyorsun.

Ve hepsi birbirine bağlı.

Bayılacak gibi olana kadar beni iyice tırmandırıyorsun.

Ama sonra beni tekrar bedenime döndürüyorsun.

Her bir dalgayı ve titreşimi hissediyorum.

Sanki eriyip bu yatağın içinden, sonra da zeminden geçip

dünyanın merkezine akacakmış gibi oluyorum.

Çok canlı bir tasvir oldu.

Sana da öyle olmuyor mu?

Oluyor olmasına da senin kadar güzel ifade edemiyorum galiba.

Etmesen de olur.

Niye hiç sana gitmiyoruz?

Ben severek geliyorum.

- Biliyorum ama evini hiç görmedim. - Evim darmadağındır.

Yaşadığın yeri görmek, birkaç arkadaşınla tanışmak isterim.

- Arkadaşlarım korkunç, nefret edersin. - O zaman niye arkadaşsın?

Arkadaşım bile sayılmazlar. Aynı programda ders verdiğim tipler.

Zaten artık pek görüşemeyeceğiz

çünkü Boston Üniversitesi'nden yeni haber var.

Şimdi mi söylenir? Ne dediler?

İş teklif ettiler.

Sophie, bu harika bir haber. Vay canına.

Çok heyecanlıyım.

- Bence sen de benimle gelmelisin. - Seninle Boston'a mı geleyim?

- Evet, neden olmasın? - Boston'da ne yapacağım?

Beraber ev tutarız.

Nasıl para kazanacağım?

Orada muhasebe tutamaz mısın?

Çocuklarım ne olacak?

Çocukların kazık kadar.

Şu an hayatlarının çok kırılgan bir safhalarındalar.

Ben de sen de öyleyiz. Hayat dediğin o değil mi?

Bence...

Peki.

Yaşlı bir adam ve üç çocuk var.

Tamam, sorun yok. Henry o.

Vay be, tamam. Wanda'yı biraz yalnız bırakalım.

Müthiş kızmış.

Hep mi lezbiyendin?

Yakın zamanda olan bir şey.

Dikkat! Yavaş! Boyasına dikkat edin.

Çocuklar amma büyüdü.

- Cindy ile yattın mı hiç? - Kiminle?

Cindy mi ne? Komşu. Arkamızdaki evde otururdu.

- Cindy Asher mı? - Evet.

Siz ikiniz beraber güneşlenir, birbirinize yağ sürerdiniz.

- Hayır. - Hayır mı?

- Hayır. - Yazık.

Acaba sen mi onunla yatmak istiyordun?

- O olabilir mi? - Susma hakkımı kullanayım.

Bir kadınla yattığını Marshall biliyor mu?

Bir ay önce el bileğini kırdı, iyileşince söyleyeceğim.

Kırık bir bileğin senin durumunla ne alakası var?

Marshall basketbol ve beyzbol oynamayı sever.

Bileği yüzünden oynayamıyor, sıkkın. O yüzden iyileşince söyleyeceğim.

Ne zaman sorun çıksa bir şey uyduran Mark gibi konuştun.

Lütfen, Tanrı aşkına durun!

- Oturun! - Tamam.

Geçen Marshall'la konuşuyordum ve şey yaptığından şikâyet etti...

- Sen niye onunla beni konuştun? - Konuyu o açtı.

Dedik ki acaba benim gibi senin de sonraki aşamaya geçme vaktin geldi mi?

Niye geldin Henry? İşin yok mu senin?

Düğünü konuşmamız lazım.

Tamam, elbise hazır gibi, çok güzel oldu.

Görmek istersen resmi var. Kiliseyi sana yolladım, hazır gibiyiz.

Yemin ederim sizi öldürürüm!

Olay şu.

Destek olurum sanıyordum ama olamayacağım.

Yapma.

Son anda büyük düğün mü yapılırmış?

Şu aptal arabayı sat.

Aptal değil, klasik o.

Yıllarca emek vererek onu sevgiyle restore ettim.

Doğu Yakası'nda sadece bir tane daha var.

Kimin umurunda? İnsan çocuğu için satar.

Yapamam, şu an olmaz. Piyasa bok gibi.

Bir tane var, dedin ya.

Doğu Yakası'nda.

Meğer Batı'da çok varmış.

Karmaşık bir durum. Piyasada çok var.

Aldığım en iyi teklif istediğim miktarın yarısı.

Ayrıca farkındaysan eskisinden çok çocuğum var.

Sarah'nın suçu mu?

Bak, şu düğün hakkında bir an olsun dürüst olabilir miyiz?

- Yapma. Henry, yapma. - Hayır.

Onu sevdiğimi bilirsin, elimden geleni yapmak isterim.

Ama yani, sana da daha başka düğünleri olacak gibi gelmiyor mu?

Ne biçim laf o?

Herkesin aklından geçeni söylüyorum.

Aman ya, ne yapacağım peki ben şimdi?

Paramın olmadığını söylüyorum, katkıda bulunamam.

Bu düğünü istiyorsan parasını kendin vereceksin.

Üzgünüm.

Hey!

Ne dedim ben size?

Arabada oturacaksınız. Zıplama sarayı değil o.

PARKSIDE TAVERNASI

- N'aber Wanda? - Nasıl gidiyor?

Selam.

Selam. Gelip öperdim ama kendini kaptırmış gibisin.

Öpücüğe her zaman vaktim var.

- Bileğin nasıl? - İyi. Hafta bitiminde çıkabilirmiş bu.

- Harika. - Evet.

- Kırdığıma hâlâ kızıyorum ama... - Ne yaparsın, insanlar hep sakatlanır.

Öyle. Ama ne var, biliyor musun?

Çok aptalca gelecek ama yaşlanmaktan nefret ediyorum.

- Aptalca mı? - Değil. Sonuçta herkes öyle hisseder.

Ama hayatın amacı ne? Asıl amacı ne yani?

Nasıl yani?

Bilmem. İpin ucunu kaçırdım sanki.

- Ne yapacağımı bilemiyorum. - Bileğini kırdın diye mi?

Kırdım, maç yapamıyorum.

İstediğimde istediğimi yapamıyorum.

"Ne işim var burada?" diyorum sonra. "Ne amacı var ki bunun?"

Dünyayı mı kastediyorsun?

Delice, değil mi? Muhtemelen orta yaş krizidir.

İki yıl önce atlatmıştım gerçi.

Bileklik çıktığında nasıl hissedeceğine mi baksan ki?

Haklısın. Akıllıcaymış.

- Evlenelim mi? - Ne?

Unut gitsin.

Unut gitsin.

Tamam. Biraz fazla her telden çalmaya başladın.

Kusura bakma, öyle dememeliydim. Onu sormamalıydım.

Annenin durumundan bahsedelim mi?

Üzüldüm. Haberi nasıl karşıladı?

Akciğer kanseri olduğunu sandığından

lösemi dünyanın en iyi haberi gibi geldi.

Günün kalanı nasıl geçti?

Şey, Mark terapiden atıldı.

Sonra koşa koşa hastanedeki Sarah'ya gittim.

İyi mi?

Evet, bebek tekmelemeyince bir şey var sanmış.

- Var mıymış? - Yok, yok.

Doktor beklerken deli gibi tekmelemeye başladı.

- Vay be, amma gün geçirmişsin. - Evet.

Sonra bir sürü çocuğuyla Henry gelip

Sarah'nın düğününden ona düşen payı ödemeyeceğini söyledi.

Olamaz, ne çok insanla uğraşmışsın. Başka kimseyi gördün mü?

Yok, o kadar. Biraz... Yok, o kadar. Evet.

Ama ödeyecekti.

Evet ama parası çıkışmıyormuş.

Ne yapacaksın peki?

Bilmem, bir şey bulurum herhâlde.

- Ben vereyim. - Çok cömertsin Marshall.

- Sağ ol ama... - Aklında olsun.

Düğüne dâhil olmanın yolunu bulmaya çalışıyordum.

Belki de bu şekilde dâhil olurum.

RUSSO PİZZA & DONDURMA

- Bunlar geçen haftadan. - Süper, sağ ol.

- Kızım gelmiş. - İşte geldim.

Hastayım diye her akşam gelip beni kontrol mü edeceksin?

Dondurma yemek için çok mu geç?

Hayır, çok isterim.

- Kimmiş? - Büyük torunun.

- Ne istiyormuş? - Uyuyamıyormuş.

Gidip onu da alalım o zaman.

Ben çilekli ve çikolatalı,

üstüne de Jamoca badem şekerlemesi alacağım.

Biraz da sıcak çikolatalı, şekerlemeli sos.

- Akışkan olandan değil ama. - Peki.

Teşekkürler.

- Niye uyuyamadın? - Bilmem.

Tekmeleyerek içimden çıkmaya çalışan ufak bir insan olduğundan mı ki?

Burası o kadar eski ki

biz çıkarken deden beni buraya getirirdi.

Ne kadar da romantikmiş.

Dedenin banka soyduğunu anlatmış mıydım hiç?

Hayır, bana hiç o kadar müthiş bir şey anlatmadın.

Babam hiç banka soymadı anne.

- Onunla tanışmadan evvel. - Anne!

- Anlatmayayım mı? - Anlat. Sus anne, anlatsın.

Damarlarımda kaçak kanı olduğunu hep biliyordum zaten.

Stanley 18 yaşlarındaymış sanırım.

Tavuk fabrikasından yeni istifa etmiş.

Tavuk fabrikası nedir?

Her gün binlerce tavuğun öldürüldüğü kocaman bir yer.

Stanley bir hafta çalışıp bırakmış, sonra iki yıl boyunca tavuk yememiş.

Yani hiç geliri yokmuş, ailesinin yanına dönmek de istememiş.

- O yüzden banka soymaya başlamış. - Tek bir banka.

Evet, yeterince para çalarsan tek banka yeter.

Bir gün bir barda otururken eski toprak bir adam yanına gelmiş.

Adamın adı Şanslı'ymış ki çok komik

çünkü Şanslı dünyanın en şanssız adamıymış.

Babanın kulağına cuma günü banka soyacağını fısıldamış.

- Kaçmak için şoföre ihtiyacı varmış. - Babamı hayal edemiyorum.

Dedeme para lazımmış. Anlat sen anneanne.

Stanley yapmak istememiş

ama ben çalma işine karışmayacağım, sadece araba süreceğim diye düşünmüş.

Günü gelince Şanslı çok hızlı bir araba çalmış,

bankaya gitmişler.

Ay, çok heyecanlı.

Dedem çatışmada ölmedi sonuçta ama çok heyecanlı.

Şanslı, "Ben gelip arka koltuğa atlayıncaya kadar bekle." demiş.

Öylece duracak mıymış?

Hayırdır, ilgini mi çekti?

Deden ölesiye korkuyormuş ama araba çalışır hâlde beklemiş.

Direksiyonu o kadar sıkı kavramış ki

yumrukları bembeyaz olmuş.

Bebek çok sevdi, atlayıp zıplıyor.

Dedenin suratından terler akıyormuş.

Uzaktan siren sesleri gelse de hiçbir yere kımıldamayacakmış.

Beklemesin, Şanslı'yı bırakıp gitsin.

Bankanın önünden bağırışlar gelmiş.

Arka kapı açılmış, Şanslı içeri atlamış ve "Sür!" demiş.

O kadar mı? Bitti mi?

Hayır ama dondurmam eriyor.

Erimeden birazını yemem lazım ki eridi bile.

Eriyince çok daha güzel olur.

- Ne? - Ne?

Evde yemeden mikrodalgaya atarım.

- Mikrodalga mı? - Evet.

- Kimin çocuğusun sen? - Anneanne, hikâyeye devam et.

Stanley sokak boyunca kaptırıp gitmiş.

Şehirden çıkmışlar.

Eski köy yollarında saatte 140'la gidiyorlarmış.

Dedeniz başardıkları için çok heyecanlıymış.

- Banka soymuşlar. - Vay be.

Deden, Şanslı'ya sormuş, "Ne kadar kaldırdık?"

Arkadaki, "Nasıl yani?" demiş.

Şanslı, dedemin payına mı konacak?

Deden "Ne diyor bu?" diye Şanslı'ya dönmüş.

Bir de bakmış ki arkadaki adam Şanslı değil.

Kimmiş?

Bankanın önünde duyduğu bağırışların Şanslı'dan geldiğini sanmış.

Meğer genç bir çift bankanın önünde tartışıyormuş.

Kız, adama çantayla vuruyormuş. Yumruklar konuşunca adam, kızı itip

dedenin arabasına atlamış ve "Sür!" demiş.

Yok artık!

- Şanslı'ya ne olmuş peki? - Ah, Şanslı...

Şanslı'yı elinde bir çuval para,

suratında şaşkın bir ifadeyle bankanın önünde yakalamışlar.

En nihayetinde iki buçuk yıl ceza yemiş.

Bu hikâyeyi çok sevdim.

İyi hikâyedir.

Mark arıyor.

Aman Tanrım. Sahipleri tatildeyken göl kenarındaki

- bir eve bakıyor. - Selam.

Evet. Yok, ablan ve anneannenle dondurma...

Ne dedin?

Tamam. Evet, peki. Hemen geliyorum. Görüşürüz.

- Kalkalım. - Neden?

Çünkü kardeşin hapiste.

- Ne? - Ne zamandır?

Sizi bırakıp ne olduğunu öğreneceğim.

- Ben de geleceğim. - Olmaz.

- Beni eve bırakamazsın. - Tartışmaya kapalı.

Şu an dondurma olsa yine yerim.

İyi geldi, değil mi?

Evet, her akşam gidelim bence.

Yüz kilo oluruz.

O zaman da beraber salona yazılırız.

Sen gençken nasıl kilo almıyordun anneanne?

Ne bekliyoruz, kefaletini ödemedin mi?

Ödedim.

- Niye içeri almışlar? - Haneye tecavüz.

Mark'ta da bizdeki kaçak kanı var.

Sende kaçak kanı yok canım.

Katılamayacağım.

- Mark geldi. - Hepinizin burada ne işi var?

- Saçını polis mi kesti? - Hayır. Polisi ne sanıyorsun?

- Ben kestim. - Belli.

Beni arasaydın, Eugene'i ben kesiyorum.

Anlamıyorum, niye beni almaya üçünüz birden geldiniz?

Aile olduğumuzdan.

Evet, aileler öyle yapar.

Seni elektrikli sandalyeye oturturlarsa

elektriği verdiklerinde en önde biz oturuyor olacağız.

Sağ ol ya anneanne, ne güzelmiş.

Mark, ne oldu?

Ufak bir yanlış anlaşılma.

Evet, bana gösterdiğin evle ilgili.

Eleman biraz erken döndü.

- İzinsiz girdin yani. - Hayır.

Geldin, gördün. Anahtarın yerini, alarmın kodunu biliyorum.

Kalmama izin verirdi, bulup soramadım.

Haneye tecavüzden içeri girebilirsin. Bir şey çaldın mı?

Elbette bir şey çalmadım. Çalmam zaten.

Seni hapisten çıkarıyoruz, sorduğum soruya alınıyorsun.

Konu hapisse buna kelepçelenecek Eugene'e sormak lazım onu.

- Herkes sakin olsun. - Kes sesini!

Sarah!

Tutuklanmadan gidelim buradan. Binin arabaya!

Ne kadar da kibarsın.

Mızmızlanmayı bırak.

Mark.

Adam şikâyetçi olmayacak anne.

Nereden tanışıyorsunuz? Bu defa gerçeği söylemeye ne dersin?

Ot.

Uyuşturucu satıcısı yani.

Ot yasal sayılır. Adam daha çok toptan tedarikçi.

Artık emekli olduğunu söylüyor

ama onca parayı kimse komple bırakıp gitmez.

Vay be, şu an cidden kalbimi kırıyorsun Mark.

Anne, bir şey olmayacak. Benim için endişelenmene gerek yok.

Seni hapisten çıkardıktan sonra eve götürürken bile

böyle söylemen çok manidar.

Hep böyle geçe mi kalırsın?

- Mark'la ilgili bir durum oldu da. - İyi mi?

Evet. Şu an bundan pek bahsetmek istemiyorum.

Peki.

O zaman gidip senin şu yatağa atlayalım.

İçtin mi sen?

İşten birkaç kişiyle yeni işimi kutlamaya çıktım.

Beni çağırmak aklından hiç geçmedi mi?

Birkaç kitap meraklısıyla niye içmek isteyesin?

Aramızdaki bu şey seksten ibaret değil, değil mi?

Sonuçta seks kısmı bayağı iyi.

Aman Tanrım.

Hey.

Seks muhteşem ama tabii ki ondan ibaret değil.

Beraber olduğumuzdaki gücü hissetmiyor musun?

Gücü mü?

Evet. Tam adını koyamıyorum.

Şimdi "güç" dedin ya.

Seksten fazlasını istiyorsun ama tam ne istediğini söylemiyorsun.

Ne demek o?

Gününün nasıl geçtiğini soruyorum, anlatmak istemiyorsun.

Oğlunu, kızını veya anneni, acil durumlarını anlatıyorsun.

Peki sen ne istiyorsun?

En sevdiğin, çok düşünceli evladın sana kahve getirdi anne.

- Günaydın. - Selam.

- Sarah ben. - Sophie ben.

Evet, öyle.

Peki o zaman, bırakayım da toparlanın.

Sonra da beraber doktora gideriz.

- Bir dakika ver. - Torununu görürsün.

- Pardon. - Sorun değil.

Konuşmaya başlamadan evvel bir dinle, tamam mı?

Annem lezbiyen, kardeşim hapse girecek.

Bu ailenin en ilginç insanı benim sanırdım,

meğer açık ara üçüncüymüşüm.

Canım, bu meseleyi büyütmesek olur mu?

- Gitsek olur mu? - Peki.

Büyütecek bir şey yok. İyi.

- Marshall'a söyledin mi? - Söyleyeceğim.

- Anne ya! - Söyleyeceğim. Gidelim hadi.

Hemşire tatlıymış.

Anne, hemşire tatlı değil mi?

Bana sorarsan tatlı.

- Ne diyorsun? - Sonra anlatırım.

Sarah, doktor şimdi seni görecek.

Nasıl gidiyor Eugene?

Evet, şey işte... Şu noktada artık çocukla tanışmaya hazırım.

- Sana şahsi bir şey sorabilir miyim? - Tabii.

Sarah ile acildeyken

senin sürekli sevişmek istediğini söyledi.

İstemiyorum.

Yok, istiyorum.

Yaptık da. Belli ki yaptık.

Sarah'yı bilirsin.

Sürekli sevişmek istiyormuşum gibi davranmazsam

sinirleniyor, anladın mı?

Sinirlenince de çirkin olduğunu düşündüğümü sanıyor.

Çirkin olduğunu düşünmüyorum, hem de hiç.

Açıkçası şey olan bir kadınla sevişme fikri beni biraz ürkütüyor.

Grasea.

Şey olan bir kadınla...

Her an çocuk çıkabilecekken. Beni biraz korkutuyor.

O yüzden mutlu olmasını sağlamak için öyleymiş gibi yapmam gerekiyor.

Seni anladım.

- Öyle işte. - Tamam.

Öyle bir şey olduğunu tahmin etmeliydim.

- Ben bir şey sorabilir miyim? - Evet.

Hep böyle mi olacak?

Bebek gelene kadar sık dişini, tamam mı?

En eğlenceli kısmının daha en başındasınız, güven bana.

Şey işte...

- Çok zor da. - Yok, yok. Sen...

Her şey yoluna girecek.

- Wanda, hayatımı kurtarıyorsun. - Yapma, severek yapıyorum.

Mutfağı senin için temizledim.

Sağ ol ama ben mangalımı getirdim.

Mangal mı? Mangalda tatlı mı olurmuş?

Bana güvenmen gerekecek.

Evet. Kamp ateşi külahı.

Külahı alıp içine marşmelov, çikolata parçası ve kraker atıyorsun.

Folyoya sarıp beş dakika mangala atıyorsun.

Alıp üstüne dondurma ekliyorsun.

Kızının sınıfının kahramanı olacaksın.

- Sevdim. - Tamam.

- Kulağa leziz geliyor. - Sarı kutuyu kap güçlü adam.

- Aldım. - Ben mangalı alayım.

Tamam.

İyi misin? Yardım edeyim mi?

- Bunda sırf şeker mi vardı? - Evet.

Ben de... Aslında mangalı da sen al.

Tamam, alırım.

- Aferin. - Evet.

Bana yardım etmeye vakit ayırdığın için sağ ol.

Seve seve. Burada olmasam çocuklarımın bir işi için

koşturuyor olurdum.

Evet, öyle günleri hatırlarım. Çok eğlenceliydi.

Ben olsam "eğlenceli" demezdim ama neyse.

Biliyor musun, bunun karşılığında seni yemeğe çıkarmam gerekecek.

- Yok, gerekmez. - Çıkarmak isterim.

Tamam. Tabii randevu gibi falan olmaz. Sadece...

Yok, yok. Elbette olmaz. Hayır.

Neden randevu olmasın? Görüştüğün biri mi var?

- İki kişi var. Bir erkek ve bir kadın. - Gerçekten mi?

Şey değil tabii... Aynı anda değil.

Sana niye anlatıyorsam?

Birden söyleyince bana da bayağı saçma geldi.

Yok, yok. Hiç saçma gelmiyor.

Ne var?

Buralarda böyle işler döndüğünü bilsem

hiç gitmezdim.

Tamam, yeter ama. Sen şunları bir kontrol etsene.

- Benim hatun buradaymış. - Selam.

- Nasılsın? - İyiyim.

- Hazır mısın? - Evet.

- İyi misin sen? - Evet, evet.

Gece uyuyabildin mi?

Evet, uyudum sayılır.

Şunu aradan çıkarsak iyi olacak.

Evet.

- Normalde bu işlere ben bakmam ama... - Alice dönünce gelsek ya.

Alice'i dosyayı bir yere kaldırırken gördüm, yani...

Yarısını eski eşiniz ödemeyecek miydi?

Onun yerine ben halledeceğim.

Tamam, harika. Beni ilgilendirmez tabii.

Çek alıyor musunuz?

Evet ama belgeleri bulamazsam miktarını söyleyemem.

Kiliseye açık çek bırakmak olmaz, değil mi?

Tanrı ve kiliseye çek vermekle ilgili bir espri yapmak iyi gider şu an.

Evet ama biz burada Tanrı hakkında pek espri yapmayız.

Doğru.

İncil'i şöyle bir okursanız espriden pek anlamadığını görürsünüz.

Bakın, işte buradaymış. "Miles, Sarah." Harika.

Ama niye böyle yapar ki?

İnsan dosya yapma zahmetine girip sonra niye içini boş bırakır?

- Bunu bana niye yapar? - Biz sonra gelelim.

Hayati bir durum değil ama gayet yerinde bir soru.

Hazır gelmişken halletseydik Wanda.

Yok, şeyden dedim... Alice biliyor ya işte...

Hep Alice'le konuştum ama şu an yok.

Peder bu işlere bakmaya alışık değil.

Başka biriyle görüşüyorum.

- Pardon, anlamadım. - Marshall'a dedim.

Senin arkandan başka biriyle görüşüyorum.

- Sorun değil. - Evet, sorun.

Durum buyken düğünü sana ödetemem.

- Doğru olmaz, yapamam. - Tamam, ben zaten biliyorum.

Şu İngilizce Profesörü Sophie'yle görüşüyorsun, değil mi?

Zaten biliyor musun?

Sophie bir kadın ismi.

Alice gelmiş mi, bir bakayım çünkü...

Alice!

Sorun yok.

- Wanda, durur musun? - Hayır, rezalet bu.

Biraz durur musun lütfen?

Sophie'yi ne zamandır biliyorsun?

- Bir ay kadardır. - Zaten o kadar oldu.

- Sokağın karşısındaki Agnes. - Evet.

- Kocasından bira alıyorum. - Evet, tanıyorum.

Agnes verandanda Sophie'yi öptüğünü görmüş.

Billy'ye söylemiş, o da bana.

Ne olmuş? Masum bir öpücük de olabilirdi.

Evinin oradan geçiyorum ve arabasını görüyorum.

Bazen geri dönerken sabahları hâlâ orada oluyor.

- İşletmen gereken bir restoran yok mu? - Biliyorum ama bileğim.

- Başlatma bileğine! - Peki.

Buna hiç sinirlenmedin sanki.

Görüşmemize niye kızmadın ki?

Kızdım ama ne bileyim, belki iki kadın olduğunuzdandır.

- Çok ayıp. - Öyle mi?

Evet.

İki kadının gerçek bir ilişkisi olamaz sanıyorsun.

Şu an açmasan olmaz mı?

Alo. Evet. Merhaba Sarah.

Evet, tamam, yakındayım. Hemen geliyorum.

Bence artık görüşmeyelim.

Benden ayrılıyor musun?

Bence böylesi daha iyi.

Keşke çocuklarından biri olsam.

Ne demek şimdi o?

Sana deli oluyorum, benden ayrılıyorsun.

Çocukların sana bok gibi davranıyor, seni sömürüyor

ama çağırdıkları anda her şeyi bırakıp onlara koşuyorsun.

Ne kadar yanıldığını açıklayamam.

Peki. Gidip kazık kadar çocuklarına yardım et.

Anne.

- Kızım gelmiş. - Ne işin var burada?

Haberleri izliyordum,

senin şu oğlun televizyonu satmış, aldı götürdü.

- Ne oluyor, Mark'ın eşyaları nerede? - Galiba onları da satmış.

- TV'yi daha pahalıya satabilirdin. - Mark!

- Annemi mi aradın? - Herhâlde.

- Anneannemi aramıştım, herkes geldi. - Mark, ne oluyor? Eşyaların nerede?

Anneannemi niye aradın?

Adam işe gitmeden bu klimayı 1A'ya götürmem lazım.

- Para istemek için aramış. - Öyle mi anne?

Beni bankaya götürmesini istedim ama Sarah beni doğruca buraya getirdi.

Tartışıp duruyorlar.

- Niye para lazım? - Değil.

- Uyuşturucu meselesi mi? - Hayır, yıllardır kullanmadım.

Bırak şunu, fıtığın çıkacak.

Uyuşturucu değil. Annene söyle Mark.

- Tamam, önemli bir şey değil. - Değil mi?

- Ne demek değil? - Önemli olmayan ne?

Mark orduya yazılmış.

- Anlamadım. - Evet, orduya yazılmış.

Çok mu önemli bir şey yani?

Bildiğimiz ordu mu? Savaşa gidip kurşun yenen yer mi?

- O ordu mu? - Silahlı kuvvetlerde binlerce iş var.

Sırf o değil. Cip tamircisi olabiliyorsun.

Cip tamir etmek için mi orduya katıldın yani?

Burada tamir etsen olmaz mıydı?

Tamirci olmak istemiyorum, örnekti.

Aklına gelen ilk örneği istemiyorsun.

- Tamam Sarah. - Sorun ben miyim şimdi?

Şu an niye herkes evimde?

- Beni sen getirdin. - Biliyorum.

Sarah, otur. Bu nasıl olabiliyor ki Mark?

Daha yeni tutuklandın.

Dediğim gibi Gary şikâyetini geri çekti.

Anneannemi aradım

çünkü biraz borç alabilirim diye düşündüm

çünkü sıfırı tükettim ve şey...

Ordu hemen para verir mi, zaman mı alır, bilemedim.

Hayır, orduda paraya ihtiyacın yok çünkü her şeyi onlar karşılıyor.

Şey, elden borçlarım da vardı.

- İşte oldu. - Sarah, lütfen...

Sana sorduğum her sorunun niye beş cevabı var?

Yarın teslim olurken...

Yarın mı?

Evet, birkaç hafta önce yazıldım. Louisiana'ya gidiyorum.

Yok, yarın gidemezsin.

Ertelemen gerektiğini söylersin.

Baban arasın onları.

Anne, oldu artık, yazıldım. Yarın gidiyorum, bitti.

Öylece gidecektin yani.

Beni götürürsen otobüse binmemiş olurum.

Eğer istersen.

Şunu indirmem gerek.

Çok üzgünüm anne.

Hâlini gördünüz, çok sıska ve narin. Orduya bir hafta bile nasıl dayanacak?

- Asıl hapishaneye nasıl dayanacaktı? - Hapsi boylayacak gibiydi de.

Yok, hapse düşmesine izin vermezdim.

Her şeyi kontrol edemezsin.

Artık kızlarla çıkıyormuşsun diyorlar.

Seninle o konuya girmeyeceğim.

Biraz daha Mark'ı mı konuşalım?

Diyecek ne kaldı ki?

Anne.

Onu bitirecek misin?

Diyorum bak sana, şimdiki arabaları resmen

kartondan, kompozit saçmalıklardan yapıyorlar.

Bu araba şey, böyle taşaklı bir Amerikan arabası.

Anlatabildim mi?

Sağ ol.

Aman be!

Wanda.

Feneri bugün burada mı söndüreceksin?

Allison'la tartıştık.

- Öyle mi? Ne hakkında? - Para.

Vay, ne kadar da sıra dışı. Parayla aran çok iyidir oysa.

Senin de ilişkilerle aran çok iyidir.

Hadi oradan.

Neyse, evet, çok kızdı. O da arabamı satmamı istiyor.

İyi.

Klasik olmanın ne anlama geldiğini anlayan kalmadı mı?

O arabayı artık üretmiyorlar demek.

Başka hiç üretilmeyecek.

Bu öyle bir şey ki... Kıymeti bilinmeli.

Allison bu fikrine katılmıyor mu?

Hayır. Sinirlendiği zamanlarda benzin döküp yakacağını söylüyor.

Aynısı benim de aklımdan geçti.

Niye herkes ondan bu kadar nefret ediyor?

- Hop! - İyi misin?

Evet.

- Tamam. - Evet, iyiyim. Araba kullanabilirim.

Üzgünüm, para üstünü rica edeceğim.

Mark sana orduya yazıldığını söyledi mi?

Evet.

Evet, yaklaşık bir hafta önce.

Ne? Yeni görüştük, bir şey söylemedin.

Ne bileyim, önce sana söylemiştir diye düşündüm.

Peki bu konuda ne yapacağız?

Bana kalırsa ordu Mark'a biraz iyi gelebilir.

Başka bir ülkeye gidip

adam öldürünce veya arkadaşları önünde ölünce ne olacak?

Mark artık çocuk değil Wanda. Sandığından daha güçlü.

Ama ordu.

Bence artık bir düzene ihtiyacı olduğunun farkında

ve daha ulvi bir amacı olsun istiyor.

Ulvi amaçmış... Yoga yapsın o zaman.

Ayrıca bence tüm vaktini seninle geçirmemesi

çok da fena olmaz.

Onu zar zor görüyorum.

Evet ama başı derde girince ilk seni arıyor. Sarah ve annen gibi.

Bu söylediğin çok saçma.

Ne zaman, ne lazım olsa işini bırakıp imdada koşuyorsun.

Hayır, bu doğru değil.

- Ben açayım mı? - Yok, ben açarım. Sağ ol. Alo.

- En sevdiğin annen ben. - Selam anne, nasılsın?

Kumarhaneye gelip beni alman lazım.

Kumarhaneye mi? Daha iki saat önce seni eve bıraktım.

Biliyorum ama kızlar gelmek isteyince ben de onlara takıldım.

Sorun şu ki pokerde çok fazla para kazandım.

Buraya gel ki ikimiz de kazancımın yarısını nakde çevirelim,

vergi ödemeyeyim.

- Anne... - Sana ihtiyacım var Wanda.

Pokerci kızlar beni ortada bırakıp çekti gitti.

Sarah'nın düğünü için sana 500 dolar veririm.

Tamam, bana 45 dakika ver, olur mu?

- Seni seviyorum. - Ben de.

Hiç başlama, tamam mı?

Ağzımdan bir şey çıktı mı? Herkes gibi eve bırakılmanın tadını çıkarıyorum.

OTEL KUMARHANE

Anne, orada bekle. Park edip geleyim, parayı...

Yok, gerek kalmadı.

Dur. Neden?

Otururken biraz bekleyeceğimi fark ettim.

O sırada birkaç el daha atarım diye düşündüm.

Bütün parayı kayıp mı ettin yani?

Yok, 200 dolarla çıktım.

Beni aradığında ne kadar kârdaydın anne?

- 4.000'den biraz fazla. - Anne!

- Lütfen bağırma, hastayım. - Hayat boyu o bahaneye sığınamazsın.

Kaybettiğim eli görecektin.

Hiç umurumda değil.

Eli fuldü. Üçlüleri ve sekizlileri vardı.

Anne, duymak istemediğimi söyledim.

İyi. Belki içten içe bilmek istiyorsundur dedim.

- Hiç istemiyorum. - Peki.

Nereye?

- Nereye gidiyorsun? - Bilmiyorum.

Niye bu kadar kızgınsın?

Her gün, bütün gün birilerini bir yerlere götürüyorum,

arkalarını temizliyorum.

Herkes kim?

Sen, Sarah, Mark.

Mark için yapmadığım kalmadı, gidip orduya yazıldı.

Onu yüzüstü bırakmış gibiyim, gidip köprüden atlamış kadar oldu.

Atlamadı Wanda.

Düğüne de param yok.

- Neden? - Henry ha bire çocuk yaptığından.

Payına düşeni veremeyecek.

Pislik.

Marshall teklif etti ama "Olmaz." dedim.

"Her nedense bir kadınla arkandan ilişki yaşıyorum."

- O ne dedi? - Zaten biliyormuş.

Agnes ile Billy söylemiş.

Ah, o Agnes yok mu... Ağzında bakla ıslanmaz.

Yani Marshall senden ayrıldı mı?

Hayır, ben ondan ayrıldım.

- Neden? - Çünkü arkasından ilişki yaşıyorum.

İlişkimizin yürümediği oradan belli.

Sen de gidip bütün o parayı batırdın!

Onun konuyla ne alakası...

- Söyle ona, belediyeye gidip evlensin. - Ama istediği o değil anne.

Her istediğimiz olmuyor.

Ona sürekli yardım etmesen Sarah'ya da sonunda dank edecek.

O zaman kim edecek anne? Hep ben ediyorum.

Doğacak çocuğa hep kim bakacak?

Ordudan atılınca Mark'ı kim gidip alacak?

Daha yeni Henry'nin çocuklarının oyununa gittim.

Kocam değil, çocuklar benim değil.

Telefonunu açma sen de.

- Benim istediklerim ne olacak? - Sen ne yapmak istiyorsun?

Bilmiyorum.

Bilmiyorsan kim sana engel oluyor?

Telefonum susmuyor ki. Beş dakika kafamı dinleyemiyorum.

Dedim ya, telefonunu açma sen de.

O zaman seni kumarhaneye geri götüreyim, eve yürürsün.

Ben 150 yaşındayım.

Çok uzun zaman önce öğrendim ki hayat istediğin gibi olmuyor.

Farkındaysan sigarayı bırakmaya çalışıyorum.

Bağırmamdan bıktığın için yanımda içmiyorsun sandım.

Hayır, senin için önemli olduğunu bildiğimden gayret ediyorum.

Nasıl gidiyor?

İyi anlarım oluyor, kötü anlarım oluyor.

Ama söylemek istediğim şu,

seni dinlemediğimi sandığını biliyorum ama aslında dinliyorum.

Mark ve Sarah için de aynısı geçerli.

Buna inanmayı isterim.

Haklı olduğunda bunu itiraf etmeyi sevmiyoruz.

Haklı mıyım yani sence?

Çok fazla konuştum.

Bunu yapmamın tek sebebi o, anne. Haklı olduğum için yapıyorum.

Sürekli haklı olmak zor.

Yine mi sarhoşsun?

Ziyaretine gelen herkesi böyle mi karşılarsın?

Çok yorucu ve uzun bir gün geçirdim.

Bence sen en iyisi evine git.

Üzüldüm. İstersen oturalım, ne istersen onu yapalım.

- Seninle Boston'a taşınmayacağım. - Neden?

Dostlarınla takılıp eve gelmeni beklemekten daha kötüsünü

- hayal edemiyorum da ondan. - Öyle olmaz ki.

- Orada dostlarınla tanışır mıyım? - Kendin arkadaş edinirsin diyordum.

Benimle görülmekten utanıyorsun.

Yok, hayatımın farklı alanlarını ayrı tutmayı seviyorum.

Pek çok insan gibi.

Takılmayı sevdiğin ilginç insanlar var,

bir de sevişmeyi sevdiğin bu yaşlı kadın var.

Sen erkek, ben kadın olsam asla böyle düşünmezdin.

Tamam mı? Ayrıca seks de harika.

Hayır. Seks, seks işte.

Niye hakkında şiir yazmaya çalışıyorsun ki?

- Sadece seks Sophie. - Sadece mi?

Evet. Seks, hayatın bir kısmı.

Ama ben biriyle hayatın tamamını yaşamak istiyorum.

- Marshall'la öyle misin? - Hayır, ondan ayrıldım.

- Yani beni seçtin. - Hayır, hayır.

Senden de ayrılmam gerekiyor. Bitti.

Son kez sevişeceğimiz anlamına mı geliyor bu yani?

Hayır canım, gitmen gerekiyor demek.

Kusura bakma.

- Otobüs şeridine park ettin. - Bin.

Orduya katılmayayım diye beni kaçırman muhtemelen federal suç olur.

Pekâlâ.

Hiç gerek yoktu aslında.

Biliyorum.

Senin yaptığına da hiç gerek yoktu.

Biraz vardı.

Sağ ol.

Bir şey demeyeceksen niye geldin ki?

Gel buraya.

Sağ ol anne.

Olamaz, yine gevşetmesi gerekecek.

Bakalım ne diyecek, olur mu?

- Benim suçum, ha bire yiyorum. - Yemen gerek.

Kahvaltıda dürüm yedim,

o kadar iyiydi ki Eugene'e bir tane daha aldırdım.

Şimdi de çok sancım var.

Biraz otursana.

- Bununla oturamam ki. - Çıkaralım mı?

- Bir an önce bitse daha iyi. - Peki.

Kuzenlerle konuştun mu? Kesin geliyorlar, değil mi?

Aslında Sarah, konuşmamız gereken bir şey var.

İşler iyiyse "Böceğim", terslik varsa "Sarah".

- Ne oldu? - Baban.

- Öldü mü? - Hayır, ölmedi.

- Ölüyor mu? - Yok.

Düğün için payına düşen parayı denkleştiremiyor.

Böyle olacağı belliydi.

Yeni aile kurdu, Sarah ile Mark'ın pabucu dama atıldı.

Yok canım, öyle değil. Seni çok seviyor.

Tanrım!

Düğün olmayacaksa gelinliği niye deniyorum?

- Giyip belediyede evlenebilirsin. - Anne, çok banal, öyle istemem.

Tamam, bak, düğün için 8.000 dolar toparladım.

Parayı size vereyim.

- Sorun para değil. - Biliyorum.

Kendinize bir şey alırsınız, balayına çıkarsınız.

- O gün kilisede evlenmek istiyordum! - Biliyorum.

Pirinç atsınlar istiyordum, bir de...

Babam koluma girip beni koridordan...

Biliyorum, üzgünüm canım.

- Bu dürümler beni öldürecek. - Elbise nasıl oldu?

Böceğim...

Böceğim...

Peki.

- Şey... Peki, yürü. - Dürüm değil galiba.

Ben şey... Ayakkabılarını aldım. Tamam.

Parasını ödeyeceğim. Geri geleceğiz. Gidelim.

Kusura bakmayın!

Hazır değilim ki.

Ben bu bebeği doğuramam. Önce düğün olacaktı.

Biliyorum.

Düğün mükemmel olacaktı, önce olacaktı.

Planım var, tamam mı?

- Nefes al sen lütfen. - Planın ne?

- Hazır değilim. - Tamam, dur.

- Ne yapıyorsun? - Hazır değilim!

Aman Tanrım!

- Sarah! - Ne?

Kalbime indireceksin!

Tamam, yoldalar.

- İçeri girelim. - Olmaz.

- İçeri! Bebeği kaldırımda doğuracak. - Deniyorum anne!

- İki saniye. - Burada.

- Burada yapmak zorundayız. - Tamam.

- Hadi. - Sıra sende Peder.

- Evet, sağ ol evladım. - Nefes al canım.

- Frak gömleği giy dedim. - Bu da gömlek.

Merak etme, sorun yok.

Sayın konuklar, bugün burada...

Geç orayı.

Evlilik nedir? Evlilik, birliktir.

"Evet" kısmına geçmen gerekecek.

Yoksa bebeği üstüne doğuracağım.

Amanın! Peder, kusura bakma. Uygunsuz oldu böyle.

- Bunun için çok minnettarım. - Ne demek?

- Nereden buldun bunu? - Anne.

Başlayalım mı?

- Bu adamı eşin olarak alıyor musun? - Evet!

- Sen de bu kadını eşin olarak... - Evet, evet!

- Sizi karı koca ilan ediyorum. - Çok güzel, sağ ol.

- Şu yaptığımıza baksana. - Saç kesimimiz aynı.

Uyandı mı?

Amanın da aman.

Müthiş bir çocuk.

Bir dakika önce gözlerini açtı.

Amanın da aman.

Sen nasılsın Eugene?

Her şey çok üst üste geldi ama neyse ki eğlenceli kısmı başladı.

- İyi iş çıkardım mı anne? - Çok iyiydin böceğim.

Keşke Mark da olsa. Bir gün bekleyemedi mi?

Bebeği erken doğuracağını nereden bilsin çocuk?

- Evet, zaten çocuğa iyi örnek olmazdı. - Peki.

Hiç hoş değil, kardeşin o senin.

- Anladın işte, keşke burada olsa. - Evet.

Peki. Baban gelmek üzereymiş, o yüzden ben gidip...

- Başka yerde mi olacaksın? - Kahve alayım, evet.

Merhaba.

Dünyanın en güzel bebeği misin sen?

Bana gülümsedi.

- Benim gülümsememi almış. - Evet.

Selamlar anneanne.

- Neredesin sen? - Aradığında işteydim.

Erken çıkamadın mı?

Çıktım ama çocukları biri almalıydı.

- Eşin alsaydı. - Çalışıyor. Neyin var?

- Bilmem. Kızın evlenip çocuk doğurdu. - Evet ve ben de buradayım.

- Kızgın mısın? - Evet.

- Öyle mi? - Mark'a daha iyi sahip çıkabilirdin.

Tanrım. Peki.

Mark gayet iyi. Ona bir şey olmayacak.

Orduya katıldığı için mi kızgınsın,

yoksa onu her gün göremeyeceğin ve çamaşırını yıkayamayacağın için mi?

Bir iyilik yap.

Eugene başka yerde iş bulsa ne yapacaksın?

- İş mi arıyor? - Hayır, iş aramıyor.

Diyorum ki böyle şeyler olur Wanda. Artık aileler böyle, dağılıyorlar.

Yılda bir iki kere görüşüyorsun.

Noel'de, iki Şükran Günü'nde bir. Neyse...

- Harika, sağ ol. - Tamam.

Bak, seninle ilgilenen Marshall gibi iyi biriyle tanıştığında

bu defa onu fırlatıp atma istersen.

- Hey, Henry. - Efendim?

Canın cehenneme.

- Nasıl gidiyor? - Bitkin gözüküyorsun.

Tanrım!

Wanda!

Wanda.

İyi misin?

- Bağırmam duyuldu mu? - Evet.

- İyi misin? - Evet, iyiyim.

Bugün anneanne oldum.

Tebrik ederim.

Sonra oğlumu bir otobüse bindirip acemi birliğine yolladım.

- Zor olmuştur. - Evet.

Galiba insanlar beni sıkıcı buluyor.

- Niye öyle olsun ki? - Sırf ailem için yaşadığımdan.

Ailem tüm ihtiyacımı karşılıyor.

Bütün neşe ve kahkaha, eğlence ve hayal kırıklığı ihtiyacımı.

Beni çok meşgul ediyorlar ve işin aslı ben bunu çok seviyorum.

Hep istediğim bir şeydi bu. Böyle olmak beni çok hoşnut ediyor.

O zaman sorun nedir?

"Hayattan daha fazlasını istemelisin." diyorlar. Kendimi suçlu hissediyorum.

Evet, şey... Belki de suçlu hissetmenin nedeni

sen ne istediğini bilirken çoğunun bilmemesidir.

Belki de.

Ailenle vakit geçirmeyi seviyorsun.

Başka ne seversin?

Başka ne mi severim?

Hiçbir fikrim yok.

Bu ara güneşin içeri vurmasını izlemek beni mutlu ediyor.

Şey gibi... İşte böyle. Gördün mü?

Gördüm.

Sabahları yatağımdan izliyorum. Görebiliyorum.

Geçen gün kilisede de gördüm.

Bunun anlamını biliyorum. Niye öyle hissettirdiğini.

Biliyor musun?

Evet. Gel, sana göstereyim.

- Bekle, ayakkabı giyeyim. - Tamam.

- Hadi. - Tamam.

Güneş bunca zamandır seni dışarıya çağırıyor

ama sen ona kulak asmıyorsun.

June adında bir kızım var ve...

Bu gece eski eşim de ben de yerini bilmeden yatağa gireceğiz.

- Uyuşturucu mu? - Evet.

Telefonumu çıkarıp onu arayamamak bana çok acayip geliyor.

Mark da kötüydü ama o kadar değil.

Çok üzüldüm Albert.

Sağlıklı bir çocuk doğuran bir kızın

ve yeni bir maceraya atılan bir oğlun var.

Gözümü kırpmadan kabul ederdim.

Herkes "Onları bırak, hayatına bak." diyor.

Bırakayım mı? Ailemi mi?

- Ne demek ki o? - Bir şey demek değil.

Sana ihtiyaçları varsa gidersin.

Evet.

Kızım şu an beni arasa

seni bu verandada bırakır,

bir saniye bile suçluluk hissetmezdim.

Elbette. Gerekirse ben seni ona götürürüm.

Sağ ol.

Buranın avantajlarından biri.

Mark'ın eşyalarını toplamana yardım edeyim mi?

Edersen sana bira ısmarlarım.

- Randevu anlamında değil. - Yok, randevu anlamında değil.

Gerçi son konuşmamızdan sonra görüştüğüm iki kişiyi de şutladım.

Gerçekten mi?

Biz konuşalı çok da olmadı sanki.

Bazen öyle olur işte.

- Tamam. - Ne tamam?

Tamam işte.

Pekâlâ. Hadi, başlayalım.

ALTI AY SONRA

- İyiymiş. - Çok iyiymiş.

- İyiymiş. - Buradan hiç yoğurt yememiştim.

Gördün mü anne? Yeni şeyler denemek iyidir.

Tadı güzel ama ben yine de dondurma olduğunu farz edeceğim.

Mark'tan.

Geçen gün ona bebeğin fotoğrafını attım. Nasılmış?

Frankfurt'a gitmek üzere uçağa biniyormuş.

Önümüzdeki yıl Almanya'da görev yapacakmış.

İyi, Almanya'da vurulmaz.

Çok doğru dedin.

Size nasıl pilot ruhsatı aldığımı anlatmış mıydım?

- Anne, lütfen. - Hikâyeyi duymak istiyor musunuz siz?

Anneanneye git bakalım.

Ben istiyorum, anlat.

Lisede kız basketbol takımındaydım.

North diye şişko bir koçumuz vardı. Adamın üç tane ilaçlama uçağı vardı.

Bir gün bana dedi ki "Arkadaşım Willy ile..."

Alt yazılar: plint.com Çevirmen: Yurdakul Gündoğdu

Can't find what you're looking for?
Get subtitles in any language from opensubtitles.com, and translate them here.