All language subtitles for Erdal ile Ece (2024) [720p] [WEBRip] [YTS.MX]

af Afrikaans
ak Akan
sq Albanian Download
am Amharic
ar Arabic Download
hy Armenian
az Azerbaijani
eu Basque
be Belarusian
bem Bemba
bn Bengali
bh Bihari
bs Bosnian
br Breton
bg Bulgarian Download
km Cambodian
ca Catalan
ceb Cebuano
chr Cherokee
ny Chichewa
zh-CN Chinese (Simplified)
zh-TW Chinese (Traditional)
co Corsican
hr Croatian Download
cs Czech
da Danish
en English Download
eo Esperanto
et Estonian
ee Ewe
fo Faroese
tl Filipino
fi Finnish
fr French
fy Frisian
gaa Ga
gl Galician
ka Georgian
de German
gn Guarani
gu Gujarati
ht Haitian Creole
ha Hausa
haw Hawaiian
iw Hebrew
hi Hindi
hmn Hmong
hu Hungarian
is Icelandic
ig Igbo
id Indonesian
ia Interlingua
ga Irish
it Italian
ja Japanese
jw Javanese
kn Kannada
kk Kazakh
rw Kinyarwanda
rn Kirundi
kg Kongo
ko Korean
kri Krio (Sierra Leone)
ku Kurdish
ckb Kurdish (Soranî)
ky Kyrgyz
lo Laothian
la Latin
lv Latvian
ln Lingala
lt Lithuanian
loz Lozi
lg Luganda
ach Luo
lb Luxembourgish
mk Macedonian
mg Malagasy
ms Malay
ml Malayalam
mt Maltese
mi Maori
mr Marathi
mfe Mauritian Creole
mo Moldavian
mn Mongolian
my Myanmar (Burmese)
sr-ME Montenegrin
ne Nepali
pcm Nigerian Pidgin
nso Northern Sotho
no Norwegian Download
nn Norwegian (Nynorsk)
oc Occitan
or Oriya
om Oromo
ps Pashto
fa Persian
pl Polish
pt-BR Portuguese (Brazil)
pt Portuguese (Portugal)
pa Punjabi
qu Quechua
ro Romanian Download
rm Romansh
nyn Runyakitara
ru Russian
sm Samoan
gd Scots Gaelic
sr Serbian
sh Serbo-Croatian
st Sesotho
tn Setswana
crs Seychellois Creole
sn Shona
sd Sindhi
si Sinhalese
sk Slovak
sl Slovenian
so Somali
es Spanish Download
es-419 Spanish (Latin American)
su Sundanese
sw Swahili
sv Swedish
tg Tajik
ta Tamil
tt Tatar
te Telugu
ti Tigrinya
to Tonga
lua Tshiluba
tum Tumbuka
tr Turkish
tk Turkmen
tw Twi
ug Uighur
uk Ukrainian
ur Urdu
uz Uzbek
vi Vietnamese
cy Welsh
wo Wolof
xh Xhosa
yi Yiddish
yo Yoruba
zu Zulu

Original subtitles

[fren sesi, korna çalar]

Downloaded from YTS.MX

Evet, böyle mi oturuyoruz?

Official YIFY movies site: YTS.MX

Teşekkürler.

Başlayalım.

Se… Tamam mı? Peki tamam.

Kameraya bakmıyoruz? O zaman hazır mı ses? Geliyor mu şu anda?

Alıyor mu?

İlk defa, benim böyle bir röportajım ilk defa oluyor yani.

[klaketçi] Çekim 1, A ve D kamera.

Evet, tanıtayım ben kendimi. Erdal Tay benim adım.

Tayoto Tuning'in sahibiyim.

Merhaba, ben Ece Tay.

Uluslararası bir kozmetik şirketinde müdür yardımcısıyım.

Burası benim çalıştığım şirket, Olivia Bliss.

Erdal'la 12 senedir evliyiz.

O flörtü de sayıyor da, 9 yıl.

Startı verdik, anahtar döndü, 9 sene yani.

Hayat çok zor, çiftlerin birbirine destek olması lazım.

Birbirini tamamlaması lazım. Ancak böyle sürer evlilikler.

Evlilik işte yani, gidiyor bir şekilde, acı tatlı gidiyor.

Güzel bir şey diyeceğim.

Burada evli olmayan arkadaşlar varsa da günahlarına girmek istemiyorum,

o yüzden, dikkatli konuşayım.

İş insanı olarak anlatayım ben size.

Evlilik, ölü yatırım.

Evlilik bir ödün verme sanatı.

Bir uyum sanatı.

Askerlik gibi düşünebiliriz yani evliliği.

Hani nasıl askerde de mantık aramıyorsun.

Komutan ne derse o.

Evlilikte de öyle. Hanım ne derse o.

Söylenecek iki üç tane kelime var.

Peki. Tamam. Sen bilirsin.

[horlar]

Ne oluyor ya?

[horlar, tuhaf sesler çıkarır]

Erdal?

- Erdal? - Lan ne oluyor? Ne oluyor?

Ekip mi geldi? Ben atmadım tweet'i ya.

- Tweet'i ben atmadım. - Erdal, dur yok bir şey ya.

Öldün gittin sandım.

Niye öleyim gideyim lan gece gece?

Erdalcığım öyle ölüyor ya insanlar, gece yatıyorlar. Remzi Abi nasıl öldü?

Gece bir yattı, sabah kalkamadı.

Lan Remzi Abi'yle ben bir miyim?

KOAH vardı adamda. 95 yaşındaydı adam, Ece.

İki bacağını kestiler şeker hastalığından.

Saksı gibi yaşıyordu adam zaten.

Ciğerinden partikül tükürüyordu her gün. Oksijen tüpüyle yaşıyordu, eceliyle öldü.

Erdal, lütfen düz yatma, yan yat.

Bak tıkanıyorsun öyle.

- Ben de korktum. - 40 yaşındayım ben, 40, 40.

- Olsun. Allah korusun Erdal. - Uykuda ölmem daha. Merak etme.

Biliyorum istiyorsun da, uykuda ölmem ben daha.

- Ne alakası var, biz de korktuk herhâlde. - İstiyorsun. Öte yat. Öte yat.

Remzi Abi diyor ya. 95 yaşında adam ya.

- Erdal tamam! - Git öteye tamam. Git öteye.

Al, al daha da al yorganı, kulak memeni de ört.

- Üşüme aman, üşüme. - Erdal ne yapayım ben? Açılıyor üzerim.

Biz de insanız ama ya. Tamam bana şu kadar yeter.

Ben götümü örteyim bana yeter, tamam Ece?

O da kabus görmeyeyim diye.

Tamam, daha büyüğünü alırsın.

Erdal? Erdal? Er…

- Erdal, ne yapıyorsun Erdal? - Yo, ben iyiyim burada.

- Orada mı yatacaksın Erdal? - Buradayım ben.

Ay çocuk gibi, hareketlere bak ya.

Erdal, gelsene şuraya.

Hah, bak işte.

Gece uyku esnasında kişinin beş saniye ve üzerinde nefesinin kesilmesi

uyku apnesi rahatsızlığının habercisidir.

Sen uyku apnesisin Erdal, dün 15 saniye falan sürdü.

- Ben apne miyim? - Evet.

Ben apneysem, bak çok açık konuşuyorum, ben apneysem sen de apnesin.

- Hayatım ne alakası var, niye? - Sen de horluyorsun.

- Ben? - Evet.

Hayır saçmalama, bende hiç yoktur öyle bir şey.

Leş gibi horluyorsun.

- A, ne biçim şeyler söylüyorsun. - Bak, yemin ediyorum Ece…

- Hayır, benim… - Senin horlamanı çeksem sana dinletsem

bir kadın horluyor demezsin.

Hayatım, bende geniz eti var.

- O geniz etini aldırmadım, tabii arada… - Ya ne geniz eti, genzinde matkap var ya.

- Geniz eti değil, sende matkap var. - Çok ayıp.

Baya bak, böyle… [garip gırlama sesleri]

Senin bu yaptığın çok ayıp biliyor musun? Bunlar neden oluyor sen farkında değilsin.

- Yazıyor burada, uyku apnesi. - Ya saçma sapan şeyleri okuyup durma ya.

Niye, internetten okuyorum işte.

Saçma sapan şeyleri okuyup durmayın ya internetten.

Doktor musun sen, dahiliyeci misin sen ya? 9 Eylül Tıp'ı mı bitirdin sen?

İnternette yazıyor, okuyorum bak.

Uyku apnesi kilolu insanlarda daha sık görülmektedir.

- Çünkü şişmansın Erdalcığım sen. Öyle. - Konu geldi oraya, ben biliyordum zaten.

Uyku apnesi sorunu uyku kalitesini de oldukça bozan bir unsurdur diyor Erdal.

- Öyle mi diyor? - Evet öyle diyor.

Artık biraz yemeyi kes de biraz sağlığına dikkat et.

Ben neye üzülüyorum biliyor musun Erdal?

Evet?

Sen böyle eskiden, ben seni aldığımda Erdal, böyle filinta gibi adamdın.

Sana bir bakardım, içim açılırdı.

Ama yedin, yedin, yedin. Şiştin, şiştin, şiştin.

Böyle bir adam oldun, Erdal.

- Biraz dikkat edeceksin kendine. - Sen de değiştin.

- Sen de aldın. - Ne aldım ben?

- Sen de aldın. - Ben verdim, Erdal!

- Hayır, verdim ben. - Hayır.

- Erdal ben kendimi bilmiyor muyum? - Kesinlikle vermedin.

Bir kere ben kendime bakıyorum.

- İki yerine kilo aldın. İki noktaya. - Nereme aldım?

Kolunun dirsekle birleştiği yere aldın. Et doldu ora.

- Burasına, ay saçmalama artık. - Evet, salla.

- Salla kolunu, aç hadi. - Hayır, hiçbir şey yok benim kolumda.

El salla şimdi. Bak ne oldu? Üstün güle güle, altın hoş geldin diyor.

- Ama, bizim ailede babaannem de böyle. - Gör, gör.

- Bak, ağzınla söylüyorsun. - Ne?

Genetik olarak babaannende de var ya. Sıkıntı orada zaten.

Erdal çok ayıp ediyorsun ama sen.

Bir de basenlerin şişti, armut tipi Türk kadını.

Sen utan! Şu ağzına yüzüne bak, yediğin şeye bak.

- Sen kaç oldun şimdi? - Ben 122 civarıyım.

- Kaç? - Taş çatlasa 122'yim.

- Kaç? - Taş çatlasa 122'yim!

- 122 mi? - Taş çatlasa.

Bokumu 122 Erdal, sen 129 falansın.

- Ya saçmalama ya, nerede 129'um. - Ay tabii, evet.

- Ya ne diyorsun 129 ya? - Getireyim mi tartıyı?

- Tamam getir lan. Getir. - Tartılacak mısın? Nesine?

- Nesine istiyorsan? - Ne istiyorsam yapacaksın?

- Tabii. - Diyetisyene götüreceğim ama seni.

Götür, götür, götür. Nereye istiyorsan.

- 130'un üstü çıkacaksın Erdal. - Mümkün değil. 130 ne lan?

- Bak şimdi görürsün. - Fok balığı mıyım lan ben?

- Hadi çık, önce sen çık. Çık önce hadi. - Ay çıkarım ben, ne olacak canım.

- Al işte. - Çık bakayım. Kaç?

Hayda bre deryalar, deryalar. Ne oldu?

Ne oldu be, 60'a merdiven dayamışsın aşkım? 60 ya.

Erdal, 58'dim seninle evlendiğimde zaten, Allah aşkına be.

- Sen çık bakayım. - Dur, şu sıfır olsun da.

Evet, bak kaç çıktı? Kaç çıktı?

- Kaç çıktı ya? - Erdal, 129 olmuşsun Erdal!

Ya aşkım, hep bu elektronik basküller, yanlış sayıyor bunlar.

Erdal ne yedin bu kadar, ne yağ tuttu senin vücudun böyle ya.

Aşkım. Bak, erkeğin karakteridir göbek.

- Erdal… - Göbek olur.

Sokacağım şimdi karakterine ha. İstemiyorum ben karakter falan.

Karaktersiz ol ama sağlıklı ol, ben tercih ediyorum.

- Tamam, tamam. Diyete giriyoruz tamam. - Allah Allah.

Konuştuk burada, sözünü verdin. Götüreceğim seni Gökçe Hanım'a.

- Gökçe hanım kim ya? - Bizim plazada çok iyi bir diyetisyen.

- Ben… Aşkım… - İki haftada patrona beş kilo verdirdi.

Ya aşkım bırak kilo verdirmiş. Diyetisyen ne ya?

- Hayır. Konuştuk artık Erdal, gideceğiz. - Ece, lütfen, lütfen, Ece.

Diyetisyene falan gitmeyelim Ece ama.

Gitmeyelim diyetisyene ama ya!

Ya iğrençliği bırak, tam bir yelloz kızım.

Böyle bir şey yok ya, olamaz. Rezillik ötesi.

Siz giydiği eteği gördünüz mü?

Hangi eteği diyorsun?

Yani o kıçına, o bacaklara, o selülitlere o etek ciddi cesaret.

[asansör zili]

- Siz mi bekliyordunuz? - Lütfen, siz buyurun önden.

Kadınlarımıza her zaman öncelik.

- Teşekkürler. - Buyurun, buyurun hanımlar, ne demek.

Ne demek ya, hanımlar baş tacımız.

[alarm öter]

- [kadın] Hayda… - Şey oldu.

- Ağırlık uyarısı geldi. - Evet.

- Fazla kişi olduk. - Siz şey yaparsanız.

Beyefendi, siz inip diğer asansöre biner misiniz lütfen?

Ben niye iniyorum ya?

Ben buradaydım. Siz geldiniz.

Ben bastım ya asansöre.

Ben kendi çağırdığım asansörden neden ineyim?

Hanımefendinin inmesi daha şey değil mi?

- Ne alakası var beyefendi? - Beyefendi kibarlık yaptınız, teşekkürler.

- Evet. - Ama son binen iner. Kural böyledir.

- Son binen mi iner? - Evet.

Ya kim koyuyor hanımefendiler, böyle bir kurallar yok yani.

Asansör bu ya, nerede yazıyor son binen iner diye?

Son binen iner olmaması lazım.

Bakın bu hanımefendinin, bu küçük hanımın dışarıda olması lazım.

Neden? Çünkü ben sizi almasaydım içeri, en son bu küçük hanım kalacaktı.

Beyefendi, siz dokuza mı çıkıyorsunuz?

- Evet. Dokuza. Nereden şey ettiniz? - Yani…

Yani, tahmin ettim.

Genelde ağır yaşamlar dokuza, Gökçe Hanım'a çıkıyor çünkü.

"Ağır yaşamlar" ne be?

Yani tam olarak sizsiniz.

Beyefendi, siz şimdi biraz kilolusunuz ya hani?

- Yani? - Burada üç kişilik yer kaplıyorsunuz.

- Yani? - Bakın bize müsaade edin.

Biz gideceğimiz yere gidelim. Siz de… Sonra asansörü yollarız size.

Üç kişilik yer kaplıyorsunla ne alakası var hanımefendi?

Asansör ne uyarısı verdi burada?

- Ağırlık. - Yani yer uyarısı mı verdi?

- Ekranda yerimiz dar mı yazdı? Ne yazdı? - Konuyu çarpıtmayın.

Ben burada müsaade ettim diye sen içeridesin.

Ben içeride olsaydım sen son binecektin. Bu küsuratın inmesi lazım.

- A! Hayda! - Ne ayıp ya.

- Sensin be küsurat. - E sen bana kilolu diyorsun.

Bak çağırırım güvenliği, attırırım be seni bu binadan.

- Çağırırsan çağır, ne bu efeliğin senin? - Hadi be! Hadi in aşağı.

- İnsene kardeşim. - Hadi in.

- Ya bir dakika, bir saniye ya. - Hadi arkadaşım ya.

Ben şimdi burada efendilik ettim diye mi?

Ben adamlık ettim diye mi bu muameleye maruz kalıyorum?

- Adamlık olunca ne oluyor? - Böyle oluyor işte.

- Kadınlık olunca ne oluyor? - O da böyle oluyor işte. Nankörlük oluyor.

Tabii! Beni sırtımdan vurdunuz hainlik yapıyorsunuz şu anda!

Sizin bu kadınları ezmeye çalışan erkek hegemonyasının eril dilinden bıktık artık!

- Ne erili ya? - Tam bir vandal yaklaşımı sizinki.

- Evet. - Vandal, ne alakası var ya?

Ha tabii, kilolu diye kompleks yaptı bu da böyle su yüzüne çıktı.

- [kadınlar] Evet. - Lan niye kilolu diye kompleks yapayım?

Hasta mısın? 10 yıldır kiloluyum ben. Asansör kapısında mı kompleks yapacağım?

- Evet. - Bunun yüzünden oldu.

Bu kızıl şeytan hepinizi yaktı.

- Ya şeytan sensin! - İn, in aşağı!

Uzatmayın beyefendi! Hadi.

- Siz ikiye mi çıkıyorsunuz? - Evet.

- Nasıl anladım? - Nasıl anladınız?

Çünkü bütün o dedikoducu geri zekâlılar ikinci katta çalışıyor, organizasyonda.

- Terbiyesiz. - Herkesin organizasyonunu yapın

ondan sonra özel hayat, o ona çakmış, bu buna çakmış.

- Hadi be! - Sen nereden biliyorsun?

- Basarsanız gider. - Hadi. Basıyorum.

- Basmazsanız gitmez, asansör öyle çalışır. - Hadi, çek git.

- Hadi be tamam! Ne, ne? - Hadi yürü git! Beyefendi!

- Sen neredesin, Erdal? - [anlaşılmayan geveleme]

- Ne? Niye konuşmuyorsun ya? - [anlaşılmayan geveleme]

Bir şey mi yiyorsun sen? Erdal aç bakayım ağzını.

Bir şey var ağzında. Açsana.

Erdal buralarından siyah siyah bir şeyler akıyor.

Çikolata mı yiyorsun sen?

Erdalcığım biri ağzına sıçmadıysa çikolata yiyorsun şu an.

- Sıçmadı. - Aç ağzını.

- Erdal temizle şunu. - Son kez yedim ya.

- Erdal! - Son kez yedim.

- Geç kaldık zaten. - Ben yutarım şimdi.

Çabuk sil ağzını, iğrenç.

Erdal Bey, sizin de bunu yaşam felsefesi hâline getirmeniz gerekiyor.

İnanın bana, çok daha kolay olacak.

- Test sonuçlarınızı alıp hemen geliyorum. - [Ece] Tabii hocam.

[dil şaklatır]

- Ne oluyor Erdal şimdi? - Ama Ece ya, ama Ece ya.

Ya diyetisyen diye geldiğimiz kadına bakar mısın ya?

Efendim Erdal?

- Ama yani… - Allah Allah.

Bize kilo verdirecek kadın kendi kilolu ya.

Erdalcığım ne alakası var?

- Gözlük takan göz doktoru yok mu Erdal? - Aynı mı ya Ece?

- Kel berber yok mu Erdal? - Aynı mı Ece, kel berberle aynı mı?

E aynı.

Kel berber saç kesiyor. Başkasının saçını kesiyor.

- E tamam. - Saç çıkartmaya çalışmıyor.

E tamam, o da sana kilo verdirecek.

Ya, kadın bize yaşam stili, yaşam stili diyor. Kendi obez ya.

Obez de değil, morbid obez.

- Erdal… - Morbid obez.

[Gökçe] Evet.

- Bakar mısın şuna? Böyle götü var ya. - Erdal!

Size bir iyi, bir kötü, bir de süper iyi bir haberim var.

- Ne güzel. - Kötü haber şu ki

aşırı kolesterol ve karaciğerde yağlanmanız var.

Şeker hastası olabilirsiniz.

- Kalp krizi geçirebilirsiniz. - Bak.

- Ama… - Hocam, hepsi o testte mi çıktı onların?

Evet, hepsi burada.

Ama bir de iyi haberim var size. Hemen karalar bağlamayalım.

İyi haber de şu ki, eğer dediklerimi yaparsanız

bir iki ayda normale dönebiliriz.

Ay inşallah, inşallah yapacağız.

- [Gökçe] Evet, inşallah. - İnşallah döneceğiz. Normale.

Şimdi hocam, normal deyince, benim normalim bu.

Yani ben normal olarak, kendimi böyle normal hissediyorum.

Anlıyorum, ama sağlıksızsınız.

Evet.

Maalesef.

[dil şaklatır] Tövbe estağfurullah…

- Öyle Erdal. - Tövbe estağfurullah…

Hocam, şimdi yani… Hocam…

Yani, sağlığa gireceksek…

Ya bak…

- Hocam? - Buyurun Erdal Bey? Söyleyin.

Ne söyleyeyim hocam?

Siz de sağlıksızsınız hocam.

- Siz de sağlıksızsınız yani. - Bak şimdi Erdal…

Sağlığa gireceksek hocam

bunu siz mi söylüyorsunuz bana yani? Yapmayın hocam.

Yani hocam affedersiniz ama hani, benden daha kilolusunuz hocam siz yani.

- Ay yok artık Erdal. - Öyle.

- Öyle hocam, benden daha kilolusunuz. - Saçmalama.

Göz var izan var, görmüyor musun ya?

- Ama işte yani, sağlıklı… - Geçeyim mi yanına?

Geçeyim mi? Hocam bak, soyadınız da Pehlivan.

Ben şimdi hocam burada sizinle güreş tutsak,

ben buradan sizin kispetinize elimi sokup sizi kündeye getiremem, yere çalamam yani.

- Erdal sen… Alkol mü aldın sen? - Çalamam yani hocam.

Alkol aldı herhâlde gelmeden, bir şeyler mi içip geldin?

Ne alkolü ya? Alkollü falan değilim, sabahın körü.

- Yok canım. - Şeyim nerede ya benim?

- Neyin nerede? - Yağdanlığım.

- Bir hocam, yağlayacaktım sizi. - Erdal, saçma sapan konuşma.

- Erdal Bey… - Sinirleri bozuldu şimdi.

Şimdi kötü haberleri duydu ya hocam.

- O yüzden böyle bir… - Allah'ım Ya Rabbim ya.

Kalp krizi, şeker, meker, hepsi var çünkü Erdal'da.

- Anlıyorum, anlıyorum, şok geçirdi. - Ne yaşıyoruz biz ya?

- Fakat, Erdal Bey… - Siz sağlıklı mısınız hocam?

Evet, ben sağlıklıyım.

Sağlıklı kilo diye bir şey var, duydunuz mu hiç?

- Ben duydum, ben duydum. - Yok, ben duymadım hocam.

Siyahilerin de olur, et yapısı sıkıdır, bilir misiniz?

- Ay tabii, tabii, çok güzel. - Benim etim öyle, sıkı.

Bende hiç selülit yok mesela, tabii. Bakmak ister misiniz?

- Yok hayır, tahmin… Anladım. - Hocam bir görebilir miyim? Sıyırırsanız.

- Tahmin ettik canım. Benim gibi yani. - Bir görelim ya. Yalan söylüyor… Hocam…

- Hocam yalan konuşuyorsunuz. - Erdal Bey…

Sizde selülit yoksa ben başka bir şey bilmiyorum yani.

Benim size hiçbir şey kanıtlama zorunluluğum yok.

Hocam sizin omuz başınızda selülit vardır, yapmayın hocam ya.

Hocam, kalçada değil omuzdan başlıyordur sizde.

- Ay yeter artık Erdal. - Sınırlarımızı aşmayalım Erdal Bey.

Evet, Erdal Bey'de "Bıngıl" denilen yağlardan olduğu için…

Şişman.

Ve bende olmadığı için o bıngıl yağlardan, biraz kıskandı sanırım.

Kıskandı Erdal, kıskançtır zaten. Beni de çok kıskanır.

Ama sağlıklı beslenirseniz siz de benim gibi olabilirsiniz Erdal Bey.

- İnşallah. Elimizden geleni yapacağız. - Tamam hocam, beslenelim.

Ben eşime söz verdim. Ben bu sözümü tutacağım.

Yerine getireceğim. Koşullar ne olursa olsun.

Ben bu diyeti yapacağım hocam. Yaz diyetimizi yapalım hocam.

Yapmak zorundasınız zaten.

- Evet. - Evet. Peki, o zaman…

bir sadede gelelim, değil mi yani? Bu ticarethane de, suyla dönmüyor hocam.

Evet, öyle.

Bir konuşalım, nedir hocam bizim günahımız burada?

Siz, referansla geldiğiniz için aslında 27 bin 500 TL olan fiyatı

ben sizin için 22 bin yapıyorum.

Ay çok iyi, ay çok teşekkür ederiz hocam, gerçekten çok sağ olun.

Çok büyük sevap işliyorsunuz, öyle söyleyeyim size.

Hocam, vallahi, çıkarın şu ayaklarınızı bir yalayayım hocam.

Çıkarın yalayayım parmak aralarınızı hocam.

Vallahi, çok teşekkür ediyoruz ya.

- Yok, gerçekten çok… - Beş bin mi indirdiniz hocam?

- Ne güzel ya, Müthiş ya. Vallahi. - Çok uyguna geldi.

Kendimizi o kadar şanslı hissediyoruz ki şu anda hocam.

Erdal Bey, bu kutuyu size bıraktılar dışarıdan.

- Kim bıraktı? - Bir tane kurye.

- Ne yazıyor üzerinde? - Erdal Tay, öğle yemeği menüsü.

Tamam getir, benim yemeğim o.

Yalnız kokusu pek hoş değil. Aynı hayvan mamasına benziyor.

Ya ustacım ne biçim konuşuyorsun ya. Biz yiyeceğiz onu ya.

Benim yemeğim olarak gelen şeye hayvan maması diyorsun ama sen ya.

Lütfen. Biraz üslup, biraz yol yordam bilelim ya.

- Bu şekilde olur mu? - Takılma sen onlara. Ne yollamışlar?

Ne bu? Kabaklı brokoli. Bamyalı kapuska.

- Allah kahretsin. - Yapma. Günah, günah.

Yo yo, günah da… Bak, çorba. Çorbaya bak.

Görüyorsun değil mi? Bulaşık suyu, bulaşık suyu. Bu ne ya, bu?

Bak, tatlı. Meyve, bak. Tatlıya bak.

Görüyor musun tatlıyı? Al, poğaça, ara öğün.

Daş, daş. Poğaça değil, daş. Daş yollamışlar, böyle poğaça mı olur lan?

Ya abiciğim fena mı diyorum? Şekle girersin işte birazcık.

"Şekle girersin?" Şekilsiz miyim lan ben?

- Ben şekilsiz miyim? Açık konuş lan. - Ya ben onu mu demek istiyorum, Erdal?

Onu diyorsun tabii. "Şekle girersin" ne demek lan? Şekilsizsin demek.

Üniversite yıllarına dönersin diyorum abi.

Hani böyle ilik gibiydin ya. O yıllara dönersin şekle girdiğin zaman diyorum.

Yalnız sıkıntı olur bak o yıllara dönersem. Oğuz, sıkıntı olur.

Biliyorsun, ateşli silahla geziyorduk, ruhsat lazım olur yani.

Ece'nin canı sıkılır yani, öyle diyeyim ben sana.

Oğuz Abi, yemeğini getirdim.

- Afiyet olsun. - Ne yiyor?

İskender. Valla çok güzel de koktu abi.

- Sen bir şey istiyor musun Erdal Abi? - Yok, sağ ol. Ben diyetliyim.

Hı, Allah kabul etsin abi.

Lan diyetliyim diyorum, Allah kabul etsin diyor.

Niyetliyim mi dedim ben? Diyetliyim diyorum.

Abi sen burada ye, ben içeride yiyeyim.

Yok, oğlum, ye ya. Yok, saçmalama, ye tabii ya.

O kadar da şey değil ya, oğlum, biz de, yani kendimizi tutabilen bir insanız yani.

İrade denilen bir şey var. Ye, ye.

- Bak, şimdi kokar, mokar abiciğim. - Yok, koktu zaten. Kokacağı kadar koktu.

Tereyağı geliyor yani bana, güzel böyle cozur cozur tereyağı.

Aşağıda da pidesi, salçalı. Oh. Güzel, ye. Üzerinde et, duble mi söyledin?

Duble söyledim de, vallahi içime sinmeyecek.

Afiyet olsun, yok, yok. Duble güzel gider.

Keşke çorba, morba da söyleseydin. Turşu da gelmiş.

Bak, bütün şuralarım kamaştı şimdiden ha.

Afiyet olsun. Yok, benim de var yemeğim. Ben de brokolili kapuska yiyeceğim.

- Yiyorum o zaman ben. - Ye, ye afiyet olsun.

Ye. Yok benim hiç canım çekmez, ye. Afiyet olsun. Duble, eti bol, değil mi?

Mahmut Bey geldi, gideyim şuna bakayım.

Mahmut mu geldi? Hı, bir bak bakalım ona.

Valla benim arabayı servise getirdim, bunun bir bakımlarını hallet.

Yarın sabah getiririm, akşam alırım.

Sabahtan ara, hallederiz abi.

- Tamam anlaştık, kendine iyi bak. - Hadi Mahmut abiciğim, görüşürüz.

Hayret bir şey ya…

Sen kurumsala yapabiliyor musun kardeşim bunu?

Ya abiciğim ben bu insanları…

Sen, benim yemeğimden mi yedin abiciğim?

Hayır oğlum, ne yiyeceğim yemeğini? Kendi yemeğimi yiyorum ya.

İnsanlara böyle iftira atmayın, Oğuz!

Peki ağzının kenarındaki salça ve yağ nedir kardeşim?

- Tamam, yedim. - E yemişsin işte!

Dayanamadım be. Vallahi dayanamadım.

Tereyağlı tereyağlı gelince vallahi dayanamadım abi. Yedim, Oğuz.

Tamam, bu kadar. Daha yeme ama, ne olur. Devam ettir birazcık şu diyeti.

Bana da söylesenize bir buçuk.

- Harbi mi? - Vallahi.

Ama Ece'ye söylemeyin ha. Bana iskender söyleyin, Ece'ye söylemeyin.

- Aşkım! - Erdal, geç kaldın.

Aşkım vallahi sanayi bugün var ya, nasıl bir yoğunluk biliyor musun?

Böyleydi, böyle. Kaynıyordu sanayi.

Müşteri üzerine müşteri. Çok da sağlam bir adam geldi son anda.

Toparlayamadık. Sen ne yaptın?

İyi, bir şey yapmıyorum. Televizyon izliyorum da,

bak getirdi kurye yemeklerini, ye bir an önce, acıkmışsındır.

Vallahi ben sana bir şey söyleyeyim mi? Yemin ediyorum tokum.

Bak yemin ediyorum, tokum. Öğlen yediğimle duruyorum şu anda.

Ama öyle bir tokluk. Sana anlatamam nasıl bir tokluk ya.

Mükemmel bir tokluk yaşıyorum. Yemeyeceğim ben şu anda yani.

Erdal, bana bak. Sen kaçak köçek bir şey mi yedin?

Ya ben niye yiyeyim kaçak göçek bir şey ya?

Ya lütfen saçmalama, gözünü seveyim. Aşkım yapar mıyım ben böyle bir şey ya?

Erdal, sen yalan söylediğinde gülersin sürekli. Bak gülüyorsun.

Vallahi gülme geldi, yeminle.

Bak yalandan değil, yeminle gülme geldi ya.

Acayip gülme geldi, vallahi yemedim. Hiçbir şey yemedim ya, ne yiyeceğim ki?

- Yemin et. - Yemin.

- Erdal gözümün içine bakarak yemin et. - Bakıyorum aşkım işte.

- Yemin et. - Yemin.

- "Yemin." - Yemin.

- Hecele. - Yem-min.

- Ellerini böyle yap. - Nasıl?

- Böyle yap ellerini. - Al. Gayet normalim, hiçbir şeyim yok.

Erdal titriyorsun, ne yok bir şey?

Hayır yok. Hiçbir şeyim yok.

Çok çalıştım, masaya dirsek koydum. Hep dirsekten titriyor.

Aşkım bende yani böyle bir şey olmaz asla, yemem ben kesinlikle yok öyle bir şey.

- İnşallah, Erdal. İnşallah. - Tabii, seni ne zaman yarı yolda bıraktım.

Yapma gözünü sevdiğim ya, lütfen.

Zaten bir şey söyleyeyim mi? Öğünler o kadar doyurucu ki.

E söyledim ben zaten, doyuruyor, o yüzden…

- Tabii, tabii, tabii, tabii… - Neyse, o zaman kaldırayım, sonra yeriz.

Tabii, tabii. Kaldır.

- Sonra yiyelim, ziyan olmasın. Kapı çaldı. - [kapı çalar]

- Ha… Sen eve geldin mi? - Ha, geldim ben, ne oldu?

- Ece abla yok mu? - Yok Ogedaycığım Ece ablan. Söyle bana.

Annem yeni pişi yaptı, sıcacık, içi peynirli, puf puf.

Size de gönderdi bir tabak.

Ne diyorsun ya, şerefsiz. Ver bakayım.

Hop! Sana veremem. Çağır Ece ablayı, ona teslim ederim.

- [Ece] Kim geldi, Erdal? - Bu üst katın arıza bebesi geldi, Ogeday.

Canım benim, ne haber, nasılsın?

- İyiyim Ece abla, sen? - İyi ben de.

Pişi mi yaptı annen? Ama biz Erdal'la diyetteyiz, değil mi Erdal?

Evet, Ogedaycığım, biz diyetteyiz.

Biz maalesef, o pişi benim en sevdiğim şey olmasına rağmen, yiyemeyiz.

O anana söyle, bir daha bize böyle şeyler yollamasın tamam mı? İki ay.

Senin için getirmedim ki zaten, Ece abla için getirdim.

Sağ ol.

Sen niye böyle atletle geziyorsun lan apartman boşluğunda?

Sana ne ya? İstediğim gibi gezerim.

- Gezemezsin. - Gezerim.

Ergenliğe de girdin zaten. Burada hanımlar oturuyor, aile apartmanı burası.

- Biz de aileyiz yukarıda. - Erdal, hadi.

- Anan baban terbiye vermiyor mu sana? - Senden mi öğreneceğim terbiyeyi?

- Hadi yürü! - Hadi, hadi!

Ece abla kusura bakma, kılım ben bu ite.

Canım benim, önemli değil de yani… Neyse…

Bir şey mi dedin sen?

- Erdal abi sana ne? - Bir şey mi dedin? Kıl mı dedin?

- Yürü hadi yürü, elimde kalacaksın. - Sen belanı bulacaksın benden.

- Sen bulacaksın belanı. - Hadi, hadi!

Erdal, aşkım, ne biçim bir konuşma tarzıdır bu, küçücük çocuk.

Bu, çocuk falan değil. Bu, çocuk değil bu.

Organizma bu, garip bir şey bu. Habis bu, habis.

Sana bir şey söyleyeceğim ha. Takdir ettim seni.

- Hayırdır? - Aferin. O pişiyi yemedin ya.

E herhâlde. Pişi tuzağına düşer miyiz biz ya?

Biz düşer miyiz bu tuzaklara?

Resmen verdin, biliyor musun sen?

- Değil mi? - Evet, burası indi.

- Fark etti değil mi? - Bak buraların gitti, e tabii canım.

- Değil mi? Bak, gitti. - Ay aferin benim aşkım.

- Sağ ol, canım benim, sağ ol. - Bak böyle devam ediyoruz, Erdal.

Tabii, inşallah, inşallah. Tabii ki, tabii ki, inşallah.

Lan çok acıktım be.

Ağzına sıçtığımın diyetisyeni.

Kafesime bir de kalamar kemiği asın da onu gagalayayım.

Ayna koyun da kendimle konuşayım bari.

Ece başkan da maşallah, osura osura uyuyor.

Ben şu mutfağa gideyim de…

[eğlenceli müzik başlar]

[dil şaklatır]

Şu dolabın hâline bak, puh Allah belanızı versin sizin be!

Sadece o diyet kutularıyla, bir de yeşillik koymuş diyet yapıyoruz diye.

Ayıptır ya, taze soğan koymuş. Taze soğan mı dişleyeyim lan ben?

A ha!

Lan dolabımı mı zincirledin?

Benim nevale dolabımı mı zincirledin, Ece?

Ulan var ya, sen…

El de girmiyor, çok da sıkı…

Ah! A! Ah!

Ben şimdi buradan bu mopun sopasıyla iki tane düşürürsem…

Tamam mı? Güzelce yerim ben bunu burada.

Ulan sen var ya, illet bir kadınsın sen Ece.

İllet bir kadınsın.

[Ece] Erdal?

- Ne yapıyorsun sen? - Mop yapıyorum.

Sen ne yapıyorsun? Gece uyku tutmadı da.

Yerde bir iki leke gördüm, dayanamadım, aldım mopu. Elime mi yapışır dedim ya.

Bana sanki dolabı kurcalıyormuşsun gibi geldi, Erdal.

Niye öyle geldi ya? Hiç öyle bir şey yok.

- Rüya mı gördün acaba sen? - Hı…

Öyle bir ses, çatır çutur? Çünkü ben yer siliyorum.

Ya… Dolabı zaten zincirlemişsin ya.

Zincirlemişsin. Sanki biz hayvanız ya.

Asma kilit takmışsın. Zaten açılmaz ki. El de girmiyor.

Valla başka türlü seni nasıl tutacağımı bilemedim Erdalcığım, kusura bakma.

Yani ben diyet yaparken, zaten irademe sahip çıkan bir insanım.

Gerek yok ki böyle şeylere, biliyoruz ya.

Yani diyet yaparken yemek yememenin

bir vatandaşlık görevi olduğunu herkes biliyor.

Değil mi? Madem yapıyorsun bu diyeti, tutacaksın şu boğazını.

Tamam, ben de bekliyorum o zaman.

- Hadi git yat. - Yatmayacağım.

Yok, yok, yok, yok… Hadi git yat, hadi.

Hadi yat, yat. Ben temizleyip geleceğim zaten. Yat sen hadi.

Yatmayacağım Erdal!

- Gidip yatsana. - Yatmayacağım, Erdal.

O zaman gel mopunu kendin yap. Ben zaten açım.

Sinirlerim zaten oynak, gel yap mopunu.

İlk bir kaç gündür zor olan Ece Hanım.

İlk bir kaç günü atlattık mı, gerisi çok kolay.

Ben çok rahatım, bana çok iyi geldi bu.

Ben size söyleyeyim, ben şimdiden bir iki kilo verdim biliyor musunuz?

Erdal Bey nasıl? Siz onu gözlemliyorsunuzdur.

O da çok iyi. Şimdi şirkette ortağı var,

Oğuz, bizim kuzenimiz. Ona soruyorum gizlice, "Abla çok iyi,

bütün yemeklerini yiyor, motivasyonu tam." falan diyor.

Erdal herhâlde bu sefer verecek.

Vallahi Ece Hanım, aramızda kalsın ama,

sizin kocanızı benim gözüm hiç tutmadı.

Kaypak bir tipe benziyor. Ece Hanım,

siz yine de onu kontrol etmeye devam edin.

İnsan sarrafıyımdır ben. Mesela onu bir teste tabi tutun.

En sevdiği şeyleri önüne koyun,

bir tuzak kurun ona bakalım, yiyecek mi, yemeyecek mi?

Tuzak derken? Hani köpeğin önüne kemik koyuyorlar,

hayır yeme diyorlar, odadan çıkıyorlar,

sonra bakıyorlar ne yaptı diye, onun gibi mi?

Aynen öyle, aynen öyle.

Zaten biz bu haftayı tamamlayınca da bir tartmamız olacak.

- İşte o zaman göreceğiz kilosunu. - Tamam, anlaştık. Yapacağım.

İrade testi. İnşallah bu sınavı da verecek Erdal, öyle düşünüyorum.

Öyle istiyorum.

Neyse, ben sizi tutmayayım.

Hoşça kalın.

Göreceğiz bakalım Erdal efendi. İnşallah, inşallah Erdal.

- Anladım abla, anladım. - Bir daha söyle bakayım.

İçeri gireceğim, "Biz mahallede yeni açılan bir tatlıcı dükkanıyız,

ustam bunları size ikram olarak gönderdi." diyeceğim.

Aynen bu şekilde söyleyeceksin, bak sakın unutma, sonra künefeyi ver.

Bir de, biraz inandırıcı ol ya!

Abla, 27 kere tekrar ettim, Allah aşkına yani benim bunu unutmam mümkün değil.

Yani ben bu diyalog silsilesiyle bir ömür boyu yaşayabilirim.

Ne ukala çıktın be sen? Hadi git işini yap. Dur.

Al hadi, hepsini al. İşini iyi yap, tamam? Hadi çocuğum.

[gizemli müzik başlar]

Bak bu kabarcıkları diyorum, bu kabarcıklar olmamış.

- Efendim o sinek pisliği, temizleyeceğiz. - Lan kapalı dükkanda neyin sinek pisliği?

- Giriyor işte bir şekilde. - Yanına mı sıçtınız, ne yaptınız arabanın?

Haşa, Estağfurullah.

- Selamünaleyküm abi. - Aleykümselam.

Size künefe getirdim.

Biz künefe siparişi vermedik, verdiniz mi oğlum?

- Yo. - Hayır.

Yok abi, siz istemediniz, ustam gönderdi.

Sanayide yeni açılan bir tatlıcı dükkanıyız,

öyle promosyon niyetine ikram etmek istedi size.

Eyvallah, eyvallah.

A!

- Sıcak abi ya. - Sıcak ha. Erdal, yumul.

- Ne diyorsun ya? Ver bakayım. - Valla çok fena.

Erdal…

Parçalarım seni, Erdal.

Valla öldürürüm seni.

- Dur bakayım. - Güzel mi?

Of of of of!

- Giriyor muyuz? Ne diyorsun ya? - Oğlum bu ne lan, böyle bir şey yok.

[Ece] Erdal!

Şerefsiz herif!

Allah Allah! Bu ne ya? Bırak, bırak. Bırak!

Tamam, ben tutayım yemeyeceğim. Ben tutayım yemeyeceğim ya!

Erdal abi, Ece Hanım geliyor!

Ece Hanım mı geliyor? Al şunu.

- Al şunu, al oğlum! - Ben tutmam, ben tutmam!

Lan şunu alsaydınız elimden!

Kandırabileceğini mi sanıyorsun sen beni Erdal?

- Nerede o hayvan? Hı? Oğuz? - O, Ece başkan, hoş geldin.

Bana bak, parçalarım seni Oğuz! Doğru söyle bana.

Ama ben hiç görmedim ki bugün onu. Görsem yardımcı olayım, ama hiç görmedim.

Erdal? Erdal, çık dışarı!

Erdal, çabuk buraya gel! Erdal, çabuk buraya gel dedim!

Ya, ben de kimin sesi bu diyorum ya!

Ece başkanım hoş geldin, çalışıyorduk vallahi, anca…

Ne güzel sürpriz ya! Allah!

Ne güzel sürpriz bu ya! Hoş geldin canım benim.

Erdal, o ne?

Görüyorsun değil mi bak, arabanın karteri ne hâle gelmiş?

Artık yağ bitmiş, bak plastiğe dönmüş, kadayıflanma olmuş hep.

Biz buna otomotiv tabiriyle kadayıflanma diyoruz, bak.

Sallama lan, künefe tepsisi o, bilmiyor muyuz biz? Aptal mıyım ben Erdal?

Künefe tepsisi mi?

Lan kim taktı lan A6'ya künefe tepsisini?

Aşkım, arabadan söktüm. Yemin ediyorum, anahtar burada, bak.

Salak salak numaralar yapıp beni delirtme, çıldırtma beni, yakarım burayı Erdal ha!

Ben yolladım lan künefeyi, seni test etmek için.

Şuradan da izledim, camış gibi yedin, Erdal! Camış gibi yedin!

Aşkım iki çatal yedik, dayanamadık be! Biz de insanız be.

Ya keşke insan olsan Erdal! Hayvan gibi yedin!

Hayvan! Gözlerimle gördüm. Allah kahretsin seni be!

Tamam yapmayacağım bir daha.

Ya ne "Yapmayacağım." hayvan herif! Senin sağlığın için konuşuyoruz.

Bak söz verdim.

On beş defa yemin ettin bana yemiyorum diye. Etmedin mi?

- Tamam, yapmayacağım bir daha. - Hadi lan!

Bundan sonra var ya, Erdal, ne bok yersen ye.

Bak, ne bok yersen ye, Erdal. Ne yapıyorsan yap.

İster artık kalp krizi mi geçirirsin, yok işte beynin mi yağlanır artık…

- Tövbe estağfurullah ya. - Enfarktüs mü geçirirsin,

ne oluyorsa olsun, umurumda değil Erdal.

- Peki. - Sakın akşam eve gelme.

- Ne? - Gözüm görmesin seni.

Gelme, bu kadar yalanın üzerine sakın gelmiyorsun eve. Bitti Erdal, bitti!

Yalan demedim ki, itiraf ettim ben. İtirafçı oldum, yedim dedim zaten.

Bu ne buyurganlık ya? Bu ne buyu…

Görüyorsun değil mi, nasıl aşık bana ya? Sağlığımı düşünüyor, çok seviyor kız beni.

Evet, Erdal Bey. Bakalım kaç kilocuğumuz gitmiş.

Bakalım, kısmet hocam.

- Çok istikrarlıydınız. - Evet hocam.

Ne yolladıysanız onu yedik, kutuların içini bitirdik, geldik.

Harika! Harika sonuçlar alacağız o zaman şimdi.

- Öyle mi? - Evet hocam, inşallah. Tabii önce…

- Allah'ın izniyle. - İnşallah.

- Bir tartıya alayım sizi. - Böyle mi hocam?

- Evet, buyurun basın. - Evet, bastım.

- İki yandan tutun. - Şöyle, başparmaklarımızı koyuyoruz.

- Şöyle, Erdal. - Evet.

- Hocam, beni aşağı basıyor. - Basmayın lütfen.

- Kilomu fazla çıkartmaya çalışıyor. - Hayır, basmayın.

- Hayır, şey yapamadı da Erdal, o yüzden. - Tamam.

- Tamam, tutun. Karşıya bakın, Erdal Bey. - Tuttum. Bakıyorum.

Tamam, şimdi bakalım.

Ama hep yanlış tuşlara basıyorsunuz hocam.

- Benden iyi mi biliyorsunuz, Erdal Bey? - E, cinsiyetimi kadın girdiniz.

Parmaklarınız dolma dolma ya, yanlış bastınız hocam oraya.

İzin verirseniz işimi yapacağım. Sizin parmaklarınız da çok ince görünmüyor ama?

Tamam, çıktı işte hocam kilom.

Şaka mı bu?

Çok kötü Erdal, çok kötü.

Hocam, şimdi ceket zaten kendi kafasına, bu yün ceket olduğu için, merinos,

bu zaten gider hocam, dört kilosu var bu ceketin.

Bununla beni tartmanız zaten baştan yanlıştı.

Bunun ceketle falan alakalı olduğunu düşünmüyorum.

Bu ilk defa başıma geliyor ya. Siz bir şeyler yemişsiniz.

- Yedi! - Yemedim.

- Hocam, yedi! - Yemedim hocam.

Konuştuğumuz şeyi yaptım, künefe gönderdim gizlice.

Camış gibi yedi, öküz gibi yedi Erdal.

Biliyorum.

"Konuştuğumuz" derken? Künefeyi?

Doktor Hanım bana söyledi işte, böyle bir şey yapalım, test edin diye.

Bir dakika, bir dakika.

Kocana kumpas yap diye sana bu mu söyledi?

Erdal, kumpas değil onun adı.

- Test ettik. - Yani ben hiçbir şey söyleyemiyorum.

Ben şu anda var ya…

Şu anda ben var ya, şok geçiriyorum şu anda.

Siz, nasıl olur hocam? Hocam siz nasıl olur da,

bir hastanızın eşiyle, hastanıza kumpas kurarsınız ya?

Bu nasıl olabilir ya, böyle bir şey? Bana resmen kumpas kuruldu.

Ne kumpası, Erdal? Bunun adı kumpas mı ya?

İki kadın kafa kafaya verdiniz bir erkeği yediniz.

- Öyle. - Ama ben bunu…

Ben bunu bir filmde de görmüştüm.

Tabii, tabii. Al Pacino'mu oynuyordu artık, neydi.

Bir kadın, kocasından şüpheleniyor, seksüel olarak.

Bizimki, bizden gıda olarak şüpheleniyor. O, seksüel şüpheleniyordu.

Gidiyor, bir pezevenkten kadın kiralıyor,

böyle zebra desenli bir pezevenk gömleği giymiş bir pezevenkten.

Kadın kiralıyordu filmde, hocam.

O kadını buna yolluyor, kocasına, kumpas yapıyor.

Ama fikir kimden? Pezevenkten. Orada pezevenk, burada diyetisyen.

- Aynı şey işte. - Hayır. Doktor hanım pezevenk değil Erdal.

- Yo, ben doktor hanıma… Haşa. - Doktor hanım pezevenk değil, Erdal.

- Pezevenk demiyorum, tabii ki değil. - Kusura bakmayın, ben eğitemedim bunu.

- Bir diyetisyene pezevenk denmiyor tabii. - Bu her komutu alıyor,

ama "Hayır"ı öğrenemedi bir türlü.

- Böyle işte, şimdi de saçmalıyor. - Aşkım, köpek miyim ben?

- E Erdal, hayvan gibi yiyorsun. - "Hayır"ı öğrenemedi ne demek?

- Köpek mi, ayı mı, dana mısın bilmiyorum. - Heyecan çişi yapıyor da de bari.

- Gazeteyle dövüyorum da de, bu ne ya? - Ya hadi canım sen de, hadi canım ya.

Size bir şey söyleyeyim mi Erdal Bey? İrade fark yaratır.

- Öyle mi? - Vücudunuz değil, karakteriniz zayıflamış.

- Karakteri zayıf bunun. - Maalesef.

- Maalesef? - Maalesef Erdal.

- Benim mi karakterim zayıf? - Evet.

Benim karakterim zayıf, sen maalesef mi diyorsun?

- Benim mi karakterim? - Öyle.

- Size bir şey söyleyeyim mi hanımefendi? - Buyurun.

Sizin de karakteriniz zayıf.

Ya? Beklemiyordunuz bunu, sizin de karakteriniz zayıf.

- Erdal. - Hatta bir de…

İçiniz pis!

- Erdal, lütfen üslubuna dikkat et. - İçiniz pis.

- Evet, evet. - Lütfen, Erdal, üslubuna dikkat et!

İçiniz pis, evet. Siz Asteriks'in arkadaşı Hopdediks, Galyalı'sınız siz!

Siz o köyden geliyorsunuz. Saçlarınızı iki yandan örseniz,

tam Galyalı'sınız. Bir de altınıza tuman çekersiniz göbeğinize kadar…

- Galyalı'sınız siz! - Yeter artık sen de!

Haddinizi aşmayın be!

Evet, söyleyeceğiz bunları, konuşacağız. Konuşan Türkiye!

Sizin o boynunuzdaki tasmayı kimler tutuyorsa,

sizi kimler fonluyorsa, onlar gelsin.

- Ağababalarınız gelsin! - Saçma sapan konuşma, yeter!

Ağababalarınız gelsin! Biz burada kürtaj yapıyoruz.

- 155'i ararım, hain! Vatan haini! - Erdal, yeter!

- Vatan haini! - Yeter artık, çık dışarı tamam ya!

Terbiyesiz!

Seni var ya, aldıracağım buradan, forkliftle aldıracağım.

- Hadi gel aldır! - Ben sana bir şey söyleyeyim mi?

- Söyle! - Seni protesto ediyorum.

- Çıplak ayak çıkıyorum plazanın içine! - Ya hadi be!

Cıscıbıldak yürüyeceğim plazanın içinde.

Bütün plaza konuşsun, müşteri çıplak ayakla çıktı.

Ya git! Giymeye üşendiğin için, hadi be!

- Galyalı! Hopdediks! - Yürü be!

Sen Hopdediks! Güvenlik!

- Terbiyesiz! Güvenlik! - Bin kilosun!

Git artık! Terbiyesiz!

Hayvan herif.

Pezevenk diyor adam. Galya'lı diyor, Hopdediks diyor.

Denir mi Allah aşkına artık ya?

İnsanın da artık böyle bir şeyi olur… Yine…

O kadar yoruldum ki. Çok yoruldum.

Yani bu olacak iş değil.

İnsanın karısı böyle bir şey yapacağı, aklının ucundan gelmez.

Hani, başka arkadaşlarımız da bu tarz komplolara uğradı ama

daha böyle cinsel içerikliydi.

Hani, insan bari öyle olsaydı diyor ya. Yakışıyor mu sana Ece? Yakışıyor mu?

Tıkacımı da aldım kulağıma, tıkayacağım artık. Oh mis, uyku.

Ne yapıyorsa yapsın. Horluyor mu, hırlıyor mu,

"Hık" diye kalıyor mu artık, duyamayacağım.

Duyamayacağım ama, bir şey olursa da duyamayacağım.

- Kızlar, habere bakın. - Ne oluyor?

Geçen yıl, boşanmalar yüzde 47 artmış.

Ve bunların yüzde 76'sı aldatmadan ötürü.

Çok üzülüyorum ben işte bak bu haberlere.

Bu ara kimi duysam boşanıyor ya.

Bu şey vardı ya hani, şarkıcı Berkut. O da karısından boşanıyormuş.

- Aldatmış mı o da? - Yani, karısı bunu aldatmış.

O durum birazcık karışık,

şimdi karısı bunu aldatınca bu da karısını bir başkasıyla aldatmış.

Ama kadının da kocası varmış, o da kocasını aldatmış.

- Çok aldatma yani, çok. - Aa, o ne öyle be, çirkin.

Bir de niye o kadar aldatıyorlar, direk boşansınlar kardeşim yani.

- Hiç. - İşte ben bu yüzden evlenmiyorum.

Çünkü boşanacağım yani, her türlü.

Ay, bak ben sana bir şey söyleyeyim mi?

Allah, inşallah karşına Erdal gibi birini çıkarır biliyor musun?

Amin.

Erdal çok iyi bir insandır. Bak, Erdal beni üzecek hiçbir şey yapmaz.

- Çok vicdanlıdır o. - Ay, iyiyse cennete gitsin be kardeşim.

Hah, ne güzel dedin.

Aşkım, bunun iyilikle, vicdanla bir alakası yok yani.

Fırsatını bulan her erkek yapar. Genlerinde var bunların, biliyoruz.

- Aynen. - Şey…

Erdal'ı biraz gömüyormuşum gibi olacak ama,

Erdal zaten yapamaz, beceremez de yani. Öyle daha karıyı bulacak,

sonra beni kandıracak. Ben yemem zaten de. Zor yani.

O kadar kolay ki.

- Aynen. - Bu işin aplikasyonu var ya.

- Aldatmanın mı? - Ya, evet.

Ay üf, biliyoruz herhâlde onu.

Biliyoruz, ama artık siz de biraz, devir değişti artık,

insanlar oralardan arkadaş oluyorlar, yapmayın ya.

- Arkadaş diyor bak. - Canım, bu onun gibi değil.

- Ne demek o? - Bir iki level üstü.

Bak şekerim. Hareket bu, gördün mü? Aklında tut bu hareketi.

Böyle beğendiğini sola kaydırıyorsun, kaydırıyorsun.

Sonra birbirini yatağa atıyorsun, sonra karın seni sokağa atıyor falan.

Süreç aynen böyle işliyor yani.

Bak yine kötüyü çağırdı, sen hep kötüyü çağırıyorsun.

Yapma bunu valla, hiç düzlüğe çıkamazsın yoksa, değil mi?

Hayatım, ben kötüyü falan çağırmıyorum.

Görüyorsun olanları, temkinliyim ben sadece.

Valla bak dikkat et, bu iş hiç belli olmaz.

- Dikkat et. - Düzgünü müzgünü yok.

Kızlar, ben Erdal'la evliyim. Unutuyorsunuz galiba.

Benim dikkat edecek bir şeyim yok yani.

- Hadi kolay gelsin. - Sağ ol.

Aa, bakar mısın? Bakar mısın şuna?

Şuna bakar mısın? Vallahi ne günlerdi be? Hatırlıyorsun, değil mi?

Ben çektim abiciğim fotoğrafı.

Bu lastik patlamıştı, sanayiye geldiğimiz gün değil mi bu?

Aynen, aynen.

Ne severdi şu sarı Vosvos'u be.

Takıntılıydı ha. Acayip seviyordu hakikaten.

Tam da Ece başkan da, Ece başkan ha buralarda.

25, 26? Çıtır.

- Şimdi tabii çöktü. - Yok, öyle deme abi, hâlâ güzel kız.

- Yok, 35 oldu artık ya. - Oldu mu o kadar?

- Tabii, 10 gün sonra doğum günü ya. - Ne diyorsun?

- Tabii. - E ne yaptın? Yaptın mı bir plan falan?

Şimdi diyorum ki, şöyle sarı Vosvos temalı bir pasta yaptırayım buna. Tamam mı?

Hani şöyle pasta deyince de, öyle ufak pasta değil oğlum.

Bildiğin baya, Vosvos şeklinde pasta.

Egzozlarından da diyorum böyle hani, yanar döner çıkıyor ya duman.

Sıvı nitrojen mi yapıyorlar, azot mu? Ondan attırayım diyorum, ne diyorsun?

Hiç gerek yok be abi, eve giderken yoldan bir papatya kopar, bir de mesaj atarsın.

Az olur, az olur.

E herhâlde az olur, onu diyoruz Erdal. Deli misin sen ya? Kadının 35. yaş günü.

Bak, kadınların 5'li yaş günlerini düzgün kutlayacaksın.

31'i kutlama, 32'yi kutlama, 33'ü kutlama, 34'ü kutlama

ama 35'i, 45'i, 25'i, bunları düzgün kutlaman lazım abiciğim.

Bak geçenlerde sosyal medyada gördüm, artık insanların sevdikleri şeylerin,

takıntılı oldukları şeylerin maketlerini yapıyorlar.

Vosvos iyi fikir. İçine de kendi figürlerinizi koydur, küçük küçük.

Ya o ne öyle Oğuz, saçma saçma fikir veriyorsun ya.

Oyuncak mı alalım kıza? İki tane de çatapat tabancası alalım o zaman.

Git pasta yaptır o zaman abiciğim, 15 dakikaya bitirirsiniz bütün hepsini.

Oğlum benim fikrim kötü, senin fikrin de kötü, Allah Allah…

Yani düşünelim, gelişelim. Üretelim, yeni fikirlere açık olalım.

Erdal Bey. Çok özür dilerim,

istemeyerek kulak misafiri oldum. Aslında huyum değildir ama.

- Niye dinliyorsun sen bizi? - Dinlerseniz, bir fikrim var, önerim var.

Söyle. Biz her türlü fikre açığız, demokratik bir ortam burası.

Yengem 35 yaşına giriyor muhtemelen?

- Evet. - Yengem neyi seviyordu? Vosvos.

Onu da mı dinledin?

Abi duyuyoruz. Bambır bambır bağırıyorsunuz şey gibi.

- Bundan sonra kulaklık tak çalışırken. - Hayır efendim takamam, rahatsız oluyorum.

Burası ne efendim? Sanayi sitesi değil mi?

- Evet. - Burada her tür parçayı bulabiliyor muyuz?

- Buluruz. - İnternet var değil mi?

- Var. - Bu araç siteleri var araç satan.

Bir tane araç bulsanız, Vosvos. Rengi önemli değil ama.

- Evet. - Sen o aracı gel buraya getir.

Ben onu cillop gibi yapmazsam, aha bu sanayiden ismimi sildiririm.

Ne diyorsun Oğuz? Yani biz burada 10, 15 bin liralık şeylerden bahsederken

sen bizi 300-400 bin liralık ettin ya.

- Efendim, değmez mi ya? - Hı?

Hanımlarımız için değmez mi? Gözünü sevdiğim seni.

Ya sen ne ara bu kadar romantik serseri oldun, usta? Ha?

Ya sen madem bu kadar hanımlara değer veriyorsun

senin hanımın üç senedir dişsiz geziyor ya.

- Yaptırdım. - Nasıl yaptırdın? Önde iki dişi yok.

- Onlar yapıldı efendim, yapıldı. - Yapıldı mı?

- İmplant yaptım, tabii. - İmplant?

Vidalı implant. Vidalı.

Vidalı yaptırdın, akşam söküyorsun tabii onları.

Yok, kalıcı o.

Oğuz, bilmiyorum. 35'inci doğum günü, hani büyük de bir şey olsun diyorum ama,

bilmiyorum yani, değer mi?

Erdal. Eğer ustanın dediğini yapabilirsek

önümüzdeki 15-20 senen garanti kardeşim.

- Vallahi de. - Kafan rahat gezersin.

- Yeminle mi? - Helal olsun lan sana, usta!

- Katılıyorum, siz de çok rahat gezersiniz. - Valla sana helal olsun.

Sana iki maaş bonus veriyorum ya.

Erdal Bey, geçen de iki maaş bonus demiştiniz, vermediniz.

- Yine aynısını söylüyorum. - Dört maaş bonus?

- Yine vermeyeceğim. - Oh…

- Tamam, neyse. Bonus istemiyorum. - Evet?

Benim sunduğum fikir onay aldı mı efendim?

- Aldı, aldı. - Tamam aldı, hadi, işinin başına hadi.

- İşime başlıyorum. - Evet, hadi.

- Teşekkürler. - Bir şey ricam var.

- Buyurun? - Böyle konuşuyorsunuz ya aranızda,

yüksek desibelde konuşmayın, ben rahatsız oluyorum.

Peki, ben de bir şey rica edebilir miyim?

Orada cam filmi takarken bizi dinleme, hep kabarcık yapıyorsun.

- Bambır bambır bağırıyorsunuz. - Bambır bambır yok.

Araya perde, merde bir şey. Özelimiz kalmadı Erdal.

Oğuz, bunun dediği gibi sıfırdan araba toplamak pahalı olabilir de,

şöyle bakalım, güzel, temizinden bulursak yapıştıralım geçelim bir tane Vosvos, ha?

Bak.

Bak sen, ben de bakayım, bulursan bana mesaj at.

- Tamam. - Tamam?

Bak şekerim, hareket bu. Gördün mü? Aklında tut bu hareketi.

Pişt!

- Ne oldu? - Neye güldün?

- Neye ya? - E gülüyorsun ya, neye güldün diyorum.

Yok, gülmüyorum ki. Gülmüyorum. Gülmedim ya, haber bakıyorum.

- Bir şey mi diyeceksin? - Yo, bir şey demeyeceğim, bak sen canım.

- Tamam. - Bak sen.

- Erdal? - Efendim?

Ne oluyor, ne bu tripler? Ne oldu?

Bir anda Erdal diye seslenince, içim ürperdi yani.

Öyle bağırma sessiz sakin evde.

Kapalı ekran. Hiçbir şeye bakmıyorum.

- Erdal, ben telefonunu sormadım sana. - Yo, kapalı ekran. Siyah ekran.

Siyah ekran.

Hayır yani iki muhabbet edelim dedik de.

- Sürekli elinde bıt bıt bıt telefon. - Edelim, edelim güzelim.

Bıraktım. Bıraktım.

Konuşalım aşkım. Ben, sen çalışıyorsun diye haber bakıyorum.

- Ben çalışıyorum, muhabbet de edebilirim. - Edelim, edelim. Keyifle.

Nasıl geçti günün bugün? Biraz, sanki canını bir şey mi sıktı?

Canım bir şeye sıkkın değil Erdal benim.

- Bir sürü şey okuyoruz Erdal. - Ha, okuma.

E, okuyoruz Erdal. Bir sürü boşanma oluyor, bilmem ne oluyor.

Allah nazardan saklasın, yapma böyle şeyler ya. Uzak olsun, bizden uzak olsun.

- Ne oluyor? - Ne oldu?

- Niye bakıyorsun bana? - Yoo, bir şey yok.

- Hayır, bana bakıyorsun işte. - Hayır, kapalı ekran.

Kapalı ekran, bir şey yok. Niye bakayım ki sana?

Sana bakmam için bir sebep mi var yani?

- Anlamıyorum soruyorum işte ben de. - Yok, bir şey yok. Ben de diyorum, yok.

Kapalı ekrana bakıyorum.

Ne biçim tutuyorsun telefonu öyle?

Gözümün önünde tutuyorum.

Erdal gözünün önünde… Buranda tutuyorsun, yapışık tutuyorsun.

Hayır. Kafam yan. Seninle konuşuyorum diye gözümün önüne getiriyorum.

Önüme baksam, önümde tutarım. Önüme bakayım. Bak.

Önümde tutuyorum.

Telefonun ekranını çevirir misin bana doğru?

Kapalı. Kapalı ekran.

Niye saklayacağım kapalı ekranı yani? Böyle niye tutayım?

Kapalı ekranı.

Bak gözün kaşın başka yerlere bakmaya başladı. Ne oldu?

- Aşkım olur mu öyle şey? - Niye gülüyorsun şu an?

- Neden gülüyorsun? - Baskı altında ben gülüyorum biliyorsun.

Biliyorum işte, neden baskı altında hissediyorsun.

Yok, yok. Garip sorular sorunca…

Ben mi garip sorular soruyorum? Sen hâlini gör…

Yok "Öyle niye tuttun, niye yaptın?"

- Erdal, garip garip tutuyorsun telefonunu. - Yok, yok. Bir şey yok ya.

Tamam bıraktım, bıraktım.

- Doğru düzgün koyar mısın o telefonunu? - Doğru düzgün.

Doğru düzgün koyar mısın o telefonunu?

Nasıl koyayım? Böyle koyunca durmuyor.

Ben de yan koyamıyorum, böyle koyuyorum.

Doğru düzgün koy, böyle koyardın, ekranı böyle olur telefonun.

Tamam, ekran yukarı bakarak koyuyorum bu şekilde.

Ne öyle abanıyorsun telefonuna?

- Erdal… - Ne oldu?

- Bak, beni gerçekten germeye başladın. - Ne oldu ya?

Niye geriliyorsun ya durduk yere?

- Yani… - Gerilecek bir şey yok ki.

Erdal, şu telefonunu doğru düzgün koyar… Niye tuhaf tuhaf hareketler yapıyorsun ya?

- Niye koyuyorsun telefonu? Ne yapıyorsun? - Telefonumu cebime koyuyorum ya.

Erdal, öyle telefon cebe konur mu? Telefonunu niye cebine koyuyorsun sen?

- Cebime soktum. - Erdal…

Allah Allah… Sokmayayım mı? Yani ne yapayım telefonu anlamadım ben.

Telefonumu ne yapayım ya? Allah belasını versin telefonun ya.

Ben sana bir şey söyleyeyim mi Erdal? Bak inşallah.

- Efendim? Niye? - Bak, inşallah.

- Niye ya? - İnşallah, Erdal.

- E inşallah. İnşallah. - İnşallah, Erdal.

Ne oldu aşkım?

Sen onu bunu bırak, ne yaptın? İlanlardan bir şey bulabildin mi?

- Dün gece iki tane cirlop araba yakaladım. - E, süper.

Tam bakarken resimlere, Ece'nin kıllanacağı tuttu.

- Ne alaka? - Abi ben de anlamadım ne alaka.

Böyle bakıyor bana uzaktan kedi gibi, ne yapıyorum ne ediyorum.

Görmesin diye ekranı çeviriyorum, çevirdikçe daha da kıllanıyor.

Bıraktım. Şimdi sabah geldim 4, 5 tane çok güzel buldum. Var mı sende bir şey?

Ben de buldum bir iki bir şey. Seninkileri ara hadi.

İlk talihlimiz Malatya'dan.

Alo? Selamünaleyküm dayım!

Ya ben bu ilandaki araba için aradım da, nedir kondisyonu?

Motoru yok. Motoru ne yaptınız? Motoru sattınız.

Ya kapat, boşuna vakit kaybı. Kapat şunu.

Selamünaleyküm ben araba için aradım da. Bu Tostos ilanı, evet.

Kaç diyorsun baba?

415? Çok diyorsun ya.

Ben bir şey diyeyim, 320'ye ben sana…

Tamam, sen söyle bir şey, sen söyle. 415 olmaz ama. Sen söyle bir şey.

410… Bak şöyle yapalım, 325 diyeyim ben sana, hadi beş de ben geleyim.

Tamam hadi sen siktir git.

- Çok az söyledin, o yüzden. - Arayayım mı bir daha?

Alo. Ben demin aramıştım, küfür ettiniz kapattınız ya.

330?

Sana girsin o ahize, sana girsin o ahize. O ahize sana… Senin ananı bacını. Kapat.

340?

Ben senin amı… Adam 340'a kadar küfürlü konuşuyor.

350 desen ne olurdu acaba?

Alo. İyi günler. İlan için aramıştım, 76 model Vosvos. Kayar kapılı?

- Minibüs o. - Ha, minibüs mü bu?

Ha minibüs bu. Anladım.

Ya onlar da çok tutuluyor, çok seviliyor da biz Tostos arıyoruz.

Evet, evet. Çok revaçta ya, hep kamping mamping değil mi? Siz de o amaç mı?

Yok? Video çekiyorsunuz. Anladım.

Şey, Youtube falan, o kafalar.

Ha yok, Youtube değil mi? Üç arkadaş yola çıkıyorsunuz.

Siz kullanıyorsunuz, ikisi arkada oturuyor, evet?

Yol kenarından kayar kapıyı açıp arkaya adam alıyorsunuz,

iki arkadaş ona mı kayıyor? 360 kamera var?

Biz arabayı bir görebilir miyiz? Benim kuzenim gelecek.

Arkada oturmak istiyor, değil mi?

Beyefendi o araç satılır mı? Yapmayın gözünüzü seveyim ya.

Hepimizin aradığı araba o ya.

[Ece] Aynı dediğin gibi oldu.

O parmağıyla böyle böyle, böyle böyle, böyle böyle geçip durdu.

Yüzünde tuhaf bir gülümseme.

Diyorum ki, "Erdalcığım ne yapıyorsun?" diyorum, orasına saklıyor telefonu.

Görmeyeceğim sanıyor. "Erdal ne yapıyorsun?" diyorum,

Böyle bir şeyler yapıyor. Garip garip, tuhaf tuhaf hareketler.

Gözü başı ayrı oynuyor.

Hani bilmiyorum, pis bir koku var şu an evde. Pis bir koku var.

Erdal'ım yapmaz, yapmaz diyordun, ne oldu?

Hayatım, yapmaz diyorum, çünkü yapamaz.

Beceremez, o yüzden yapmaz diyorum. Eline yüzüne bulaştırır o salak.

Öyle beceriksiz görünenden korkacaksın. Eniştem de böyleydi, teyzemi boynuzladı,

bir de boynuzladığı kadından iki tane çocuk yaptı be.

Hayatım neler diyorsun? Allah korusun yani!

Hayatım, Allah falan korumaz.

Utanmadan bir de teyzemin oturduğu sitede ev tutmuş metresine, ev!

Ya? Teyzem Utanmıyor musun benim oturduğum yerde metresine ev tutmaya? diyor.

Eniştem ne dese beğenirsin?

"Köprü trafiğine mi kalsaydım? Sizinle daha çok vakit geçirdim." diyor.

Utanmaz, yüzsüz herif ya!

Kanım çekildi. Saçma sapan konuşma. Yavşakmış senin de enişten. Erdal öyle mi?

Valla hayatım, bütün erkeklerde yavşak olma potansiyeli var.

Ben hiçbirine güvenmiyorum.

- Peki teyzem, eniştemi nasıl yakaladı? - Nasıl?

- GPS çipleri var ya? - Hı?

Ondan taktı eniştemin görmeyeceği yere.

Zaten eniştemin dünyadan haberi yok.

Böyle güzel güzel takip etti, etti, etti…

Şak diye ensesinden yakalayıverdi. Ya.

Biz de aynısını yapacağız. Bak şimdi.

- Ne bu? - Ne bu?

Bu, bizim lojistik araçlarına taktığımız GPS çipi.

Bununla araçlar nereye gitmiş, nerede durmuş,

ne zaman döndüler, ne kadar gittiler geldiler hepsini takip ediyoruz.

- Bunu al şimdi. - Hayatım ne yapıyorsun herkesin ortasında?

Böyle görünmeyen bir yerine saklayıver, zaten o enayi fark etmez.

Sonra biz onu böyle güzel, güzel, güzel, güzel takip edeceğiz.

İnşallah yapmıyordur. Tabii ki yapmıyordur, inşallah.

Ama yapıyorsa, keklik gibi avlayıveririz valla.

- Sen var ya, çok fenasın ha. - Biz bugünlere bir günde gelmedik şekerim.

Çok fenasın, belli.

Belli. Ay adamın beni düşürdüğü pozisyona bak.

Delireceğim şimdi, kafayı yiyeceğim.

- Neyse, tamam. - Yeme.

Bir tane kaldı.

- Hadi hayırlısı. - Bir ilanım kaldı, alo?

İyi günler Sema Hanım, nasılsınız?

Kadın, güzel.

Sağ olun efendim, çok güzel bir ses tonu bir kere, önce onu söyleyeyim.

Sağ olun, ben de Erdal Tay, Tayoto.

Evet, sanayide 15 yıldır hizmet veren köklü bir kuruluşuz.

- Hadi abiciğim, hadi. - Ben ilan için aramıştım da sizi.

Herhangi bir değişen, eden parçası var mı?

Yok. Hepsi orijinal.

Ne güzel ya. Vallahi yani

bu sektörde öyle insanlarla konuşuyoruz ki, Sema Hanım.

Sesiniz ilaç gibi geldi, öyle söyleyeyim.

Eminim araba da sizin gibi tertemiz bir insandır.

Ne zaman görüşebiliriz? Yok, biz değil. Araba için soruyorum.

Bugün müsaitsiniz. Bir saniye, ben bir ajandama bakayım. Bugün biraz yoğun da.

- Sen git, sen git. Sen git, ben bakarım. - Bir saat sonra uygunum. Evet.

[öpme sesi] Evet.

[konuşmasını taklit eder] Evet, Sema Hanım.

Yok, yok. Bir yandan da yemek yiyorum da, kusura bakmayın.

Siz konum atarsınız. Tabii, tabii, tabii. Ben hızlı gelirim genelde.

Evet, yollar boşsa tabii.

Görüşmek üzere, Sema Hanım. Çok sağ olun efendim.

Bayılıyorum ya bu kadınlarla ticaret yapmaya.

Sema Hanım bir müsaade eder misiniz şöyle? Lütfen. Ekspertiz yapıyorum.

O sırada arabayla baş başa kalmak isterim. Benim iş etiğim, ahlakım bu şekilde.

- Tabii, tabii, nasıl isterseniz, buyurun. - Evet.

Bir sıkıntı yok, değil mi?

Her şey normal. Gerekli kontrolleri yapıyorum.

Evet.

Koptu mu?

Kopmaz. Teleskopik. Hiç beklemediğiniz zaman uzar bu.

Benim bir lafım vardır, "Beni çekemeyen, Tostos anteni taksın."

- Bir de içine gireyim. - Tabii, tabii, buyurun. Ne demek, buyurun.

- Biniyorum. - Buyurun, binin.

Bismillah.

- Yalnız bir şey diyebilir miyim? - Evet.

- Çok yakıştı. Bu araba size çok yakıştı. - Öyle mi?

- Çalıştırıyorum müsaadenizle. - Tabii, buyurun.

[motor çalıştı, motora gaz veriyor]

[Erdal] Evet.

Yalnız size şunu söyleyeyim, arabanın içi ve sesi,

dışından çok daha güzel.

Çok teşekkür ederim, öyle gerçekten.

Bir de burada böyle bir esans var,

bir parfüm gibi bir şey kokuyor, mükemmel kokuyor ya.

Teşekkür ederim fark ettiğiniz için. Bu benim kendi parfümüm.

- A, öyle mi? - Harika bir parfümdür, hemen göstereyim.

Yok, şey yapmasaydınız, yok, yok… Hanımefendi… Çok şey oldu böyle.

- İşte burada. Evet. - Ha, bu mu?

- Ne adı? La Bohem, güzel. - La Bohem.

- Yok, yok, şey yapmayın. - Nasıl?

Tamam hanımefendi, çok iyi, çok güzel. Tamam yeterli.

Evet. O zaman şöyle yapalım, ben size bir kartımı vereyim.

- Erdal Tay, Tay Otomotiv. - Memnun oldum.

- Benim bir ortağım var. - Evet?

Kendisiyle de görüşeyim, ben size döneyim.

Tabii. Yalnız, çok arayı açmazsak.

- Hemen dönelim. - Tıkır tıkır, tıkır tıkır.

- Memnun oldum. O değil, evet. - Memnun oldum, pardon.

- Memnun oldum, sağ olun, görüşmek üzere. - Görüşmek üzere.

- Ay Erdal, nerede kaldı pidelerimiz? - Geldi, geldi, geldi.

Sıcak sıcak, sıcak sıcak, oh!

Hadi bakalım, hadi. Afiyet olsun.

- Erdal? - Efendim?

- Yaklaş bakayım. - Ne oldu ya?

- Yaklaş. - Niye yaklaşayım ya?

- Ya bir kalk! - Allah Allah…

[derin nefes alır]

[derin nefes alır]

- Erdal, ne kokuyorsun sen? - Kuşkaş?

- Hayır, Erdal? - Kavkaş?

- Hayır, Erdal. - Kıyma kaşar?

Erdal, hayır. Sen parfüm kokuyorsun.

Hayır aşkım, pide kokuyorum ya.

Erdal, hiç sana ait olmayan bir koku var üzerinde.

- Bak, bir triplere giriyorsun sen. - Hayır, ya olur mu?

- Erdal, sen kadın parfümü kokuyorsun. - Ne? Kadın? Hayır ya, kadın mı?

Hayır olamaz öyle… Saçma… Öyle bir şey yok.

- Erdal… - A! Tamam!

Oğuz yok ya mu, Oğuz? Kuzenim Oğuz, benim. Ortağımız.

Uzak doğudan testerlar getirmiş, araba parfümü için.

Kadın, erkek olarak, onları hep böyle havalara sıktık.

Önce kadınları denedik, araçlara vereceğiz.

O kokular üzerime sinince, sen onu…

Vallahi ne burun var be, yemin ediyorum av köpeği gibisin aşkım.

Bir de böyle patini böyle yapıp sabit durursan.

Erdal, vallahi ben hiç hayatımda öyle bir kadın erkek parfümü ayrılıyor mu arabada?

- Tabii, tabii, tabii, tabii. - Araba kokusunda?

Tabii. İnsanda ayrılmıyor mu?

Kadın, erkek parfümü diye. Arabada da öyle.

Sahibi kadınsa, kadın kullanıyorsa, kadın parfümü tercih ediyor aşkım.

- Hiç duymadım Erdalcığım böyle bir şey. - Tabii, tabii, öyle, öyle.

Hadi sen soğutma. Aç, aç, aç, aç.

Of, of, of. Dur, dur.

Aman, aman, aman, aman. Şuna bakar mısın?

[keyifle mırıldanır]

- Çok güzel, mükemmel. - [telefon mesaj sesi]

- Ne oldu? Ne yapıyorsun? - Yo, bir şey yok.

- Ne "Bir şey yok"? - Hiçbir şey yok ki.

- Erdal, ne yapıyorsun telefonunla? - Yok, yok. Şey geldi ya…

- Ne? - Mesaj, mesaj.

- Maç, maç geldi. - Niye saklıyorsun telefonunu?

Yok, gol geldi. Gol haber geldi.

- Kaç kaç, Erdal? - Sıfır sıfır. Olmamış, kaçmış.

- Erdal, niye saklıyorsun telefonunu? - Yok, saklamıyorum. Olur mu öyle şey?

Hadi afiyet olsun. Ah, şey oldu ya…

Mmm…

- Ne oldu? - Midemde…

- Hareket oldu aşkım. - Şimdi mi?

Şimdi hareket oldu midemde. Çok kötü.

Ben lavaboya gideyim de, rahat rahat geleyim oturayım buraya, olur mu?

- Hadi sen şey yap, soğutma. Ye sen. - Ben bekliyorum o zaman seni.

Tabii, tabii, sen bekleme benim güzelim. Bekleme sen güzelim. Hadi. Ye sen.

Alo? Ha Sema Hanım. Mesajınızı aldım.

Bence de gerek yok. Tamam, peki.

Şimdi Semacığım, böyle

"Başkasına verebilirim." falan, o cümleleri ben duymayayım. Tamam?

Öyle bir şey yok. Hayır, hayır, hayır.

Sen de biliyorsun, en sonunda bana vereceksin yani.

Anladın? O yüzden, yok öyle. Ben bugün geldim, gördüm.

Bu güne kadar gördüğüm en güzellerinden biri seninki.

Ben uzun zamandır bu kadar temizini görmedim.

Ne yalan söyleyeyim. Neler görüyoruz yani,

leş gibi kokan, efendime söyleyeyim,

her taraf pislik, kıl içinde. Böyle şeyler görüyoruz biz, tabii.

- Şerefsize bak! - Olabilir, olabilir, ne olacak?

Bir tek bana uymayan şeyi var, biraz dar. Evet, dar. Girişi çıkışı zor.

- Hayır. Çok açık bir şey söyleyeyim. - Yıktım seni, Erdal!

Ben böyle bir deneyimi, çok uzun bir süredir yaşamıyorum. Yaşamıyorum.

Bir saat, iki saat, üç saat, dört saat…

Valla üzerinden inmem, ben sana söyleyeyim.

[güler]

Valla dur ya Sema. Terlettin beni ha.

Böyle gizli kapaklı konuları konuşunca, hep heyecanlanırım, terlerim.

Evet. Yeter ki eşim duymasın.

Tamam. Eşim duyarsa, bütün olayımız bozulur.

Bu işi böyle sessiz, sedasız, gizli gizli halletmek lazım.

- Hayvan herif. - Şimdi yarın buluşuruz.

Bitiririz. Tamam, tamam, peki. Hadi görüşürüz. Kendine iyi bak.

Oldu bu iş.

[sifon sesi]

[Erdal] Of!

Oy! Valla… [güler] Oh!

- Puf! Çok rahatladım. - Rahatladın mı?

- Çok. Sağlam bıraktım. - Öyle mi?

- Valla çok rahatım şu anda. - Ben de çok rahatladım be Erdal.

Sen nasıl rahatladın ya? Sen nereye sıçtın aşkım?

Sıçan biri varsa, o da sensin, Erdal.

Hı?

- Sıçan biri varsa, o da sensin, Erdal. - Evet, evet. Demin sıçtım.

Biraz önce sıçtım ya.

Ne oldu ki?

Ne oldu? Kriz mi geldi?

Ne oluyor ya?

112'yi arayayım mı? Boynun geriliyor.

[gizemli müzik başlar]

Tuh!

Damla, çipi koydum. Bu hayvanı da duydum bugün telefonla konuşurken.

Kızla yarın buluşacaklarmış. Yarın sabah beni alıyorsun.

Bu şerefsizi takip ediyoruz. Suç üstü yakalayacağım bu iti.

Tamam. Yarın sabah beni al.

Yok yani, arabası orada işte. Bak GPS'de şeyini kesti, sinyalini.

Bu şerefsiz kesin bu binaların birinde.

Aynen. Çıkar birazdan zaten, göreceğiz, merak etme.

Görürüm ya, görürüm. Ben, ben, hâlime bak.

Damla, ben bu kadın mıydım ya? Ben bu kadın mıydım?

Taktım boynuzlarımı, adamı arıyorum etrafta.

- Avam. - Hâlime bak!

Allah'ım ya, Erdal…

- Çıkıyorlar, çıktılar, çıktılar, çıktılar. - Onlar mı? Eyvah.

Kadınla birlikte…

- Ay hakikaten doğruymuş ya! - Bak, bak!

Bak, bak. Allah belanı versin Erdal senin!

- Evet… - Hayırlı olsun diyelim mi?

Teşekkür ederim.

- Ne! Nasıl öpüyorsun lan sen onun elini! - Oh! Tuh!

- Şerefsiz köpek! - Allah belanı versin Erdal senin!

- Allah cezanı versin! - Şerefsiz adam ya!

Ya ne yapıyorsun? Ben bunu hak edecek bir insan mıyım ya?

Çok içime sindi benim bu satış. Hiç aklım kalmayacak.

- Benim de, benim de. - Çok içimden geldi, sarılabilir miyim?

Tabii, tabii.

- Bak, bak, bak! - Ayağa bak, ayağa bak!

Oldu artık! Bana böyle sarılmadı ya!

- Biraz daha sarıl canım! - Hâllere bak ya, hâllere bak!

- O zaman dükkanda görüşüyoruz, tamam? - Tamam, ben getireyim.

Kapısını açtı… Kadının sarı Vosvos'u var, benim hayalimdeki araba sarı Vosvos.

- Ah be güzelim be. Ne çektin ya? Şerefsiz! - Hayalimdeki… Bu nasıl darbedir be adam?

- Çok kibarsınız. - Aman, dikkatli gelin ha.

- Araba sonuçta bizim üzerimize artık. - Merak etmeyin.

Kazasız, belasız, hadi bakalım.

Makas alsaydın bari! Yürü… Kırıtıyor! Erdal böyle yürümüyor ki!

- Erdal böyle yürümüyor, Erdal bu değil! - Ya ne olmuş ya!

Bu, Erdal olamaz! Allah belanı versin!

Kafana sıçacağım senin Erdal! Hayatı zindan edeceğim sana.

- Ümüğünü sıkacağım senin! - Sen bittin oğlum, sen bittin şerefsiz.

Buraya mı geliyor? Geliyor! Eğil, eğil, eğil!

- Gitti mi? - Gitti mi?

- Gittiler. - Hareket et hemen, kaçırmayalım.

Bu devirde, eşine, böyle özel bir hediye, düşünüyor, arıyorsunuz, buluyorsunuz.

- Evet. Evet. - Yani yok. Sizden bir tane daha yok.

- Evet, düşünceliyimdir, düşünceliyimdir. - Çok.

Ve, engellenemez bir cazibem de olduğu doğru.

- Orası kesin, orası kesin. - Doğru.

Bu araba, benim için çok kıymetli.

- Biliyorsunuz, babamdan yadigâr kaldı. - Evet, evet. Söylediniz.

Bir bunu bıraktı bize, hiçbir şey bırakmadan gitti diye.

Yok canım, oralara da girmeyelim yani. O kadar da girmeyelim.

Bir öyle anlatmıştınız.

Çok hoşlanmam böyle şeylerden bahsetmekten ama.

Bu arabanın manevi değeri benim için, o kadar…

- Zaten yok başka bir değeri. Manevi hep. - Ama bazı şeyler öyledir.

- Beş para etmez yoksa ya. - Olsun canım, klasiklere girecek…

Ben de eşime manevi anlamda…

Bence siz ileride onun kıymetini, yani daha da yükseltirsiniz.

İnşallah.

Benim için esas, tabii ki, çocukluk anılarımın en güzel hâli bu araba, yani…

- Ben bu arabaya "Sarı Papatya" diyordum. - Niye?

- E, sarı. - Papatya beyaz olur ama.

E ama, şey, ortası sarı ya.

E ama ortası her sarı olana koyuyorsak, "Yumurta" da koyabilirdiniz.

Ay…

- O da sarı. - Mantıklı!

- Çok da tatlısınız. - Evet.

- E tabii, kırarsak o da sarı olabilir. - "Arı" da olabilirdi mesela.

- A, vız vız. - E götü sarı onun da!

Aynen.

Çok keyiflisiniz, ömrü uzar valla sizin eşinizin.

- Siz gelin bizimle böyle vakit geçirin, bizim de ömrümüz uzar. Beraber uzatırız.

Ay ne güzel, ne güzel. Karşılıklı.

- Her türlü uzatırız. - Değil mi? Bence eşiniz de çok sevecek.

Benim gibi inşallah çok güzel anıları olur.

Valla ben size şu kadarını söyleyeyim,

benim eşim de, gerçekten bir papatya diyebilirim.

- O da çok şanslı ama. - Evet yani, benim eşim de bir papatyadır.

Çünkü son derece munistir, kendi hâlindedir.

Çok kibar bir hanımefendidir.

- Çok efendi, çok naif ruhlu. - Ay, ay…

Böyle, nasıl diyeyim? Asil. Asil yani, çok bulunan insan tipi değil.

- E çok yakışmışsınız o zaman birbirinize. - Tabii, tabii, tabii.

Ay, Allah nazarlardan korusun, maşallah.

- Erdal! - A, bak!

- İyi insan! Bak, sesi de duyuldu. - İyi insan.

- Aşkım hoş geldin, karıcığım. - Hoş bulduk, yavşak!

A, a!

- Ne oluyor Ece? - Ya sen beni nasıl aldatırsın bununla ya?

- Ne aldatması, Ece? - Bu ucuz karıyla bir de!

- Bir bana bak, bir de buna! Delireceğim! - Saçmalama! Sema Hanımla…

- Lütfen, saçmalama. Neler yapıyorsun ya! - Ben neler yapıyorum sana!

- Ece, lütfen! - Sen beni nasıl aldatırsın bununla?

Ece, ne aldatması? Tamamen yanlış anlıyorsun!

- Hâlâ yalan söylüyorsun be! - Gözümle gördüm, Erdal! Gözümle gördüm!

Ya ne gördün? Ne gördün be? Ne gördün?

Götüne çip taktım da seni GPS'le takip ettim.

- Çip mi taktınız? Götüme? - Gel, bunu da takacağım sana!

- Ece saçmalama! Ece, saçmalama lütfen! - Erdal, seni var ya!

Ece, abuk sabuk hareket yapma, lütfen!

- Levyeyi bırak ya! Levye nedir ya? - Beni çıldırttın!

- Bunu var ya, götüne sokacağım Erdal! - A! Saçmalama lütfen Ece!

- Rica ediyorum! - Delirttiniz lan beni!

Bak, Sema Hanım çok iyi bir insan.

- Bu sürtük mü iyi bir insan? - Sürtük mü?

- Sürtük değil, kesinlikle sür… - Bir dakika, bir dakika!

Gelir, ağzınızı böyle yırtarım!

Bak gel, buraya yaz sen! Gel, gel, buraya anlat, gel!

- Gel, gel sen buraya anlat! - [Erdal] Ne yapıyorsun Ece, bu ne demek?

Bu ne biliyor musun? Gördün mü sen bunu hiç?

- Ne yapıyorsun? Bu ne hareketler bunlar? - Ben daha neler yapacağım, sen göreceksin!

Lan ne yapıyor bu? Arkadaki ne yapıyor?

Lan ne yapıyor? İnanamıyorum ya!

Ne oldu sürtük? Nasıl? Güzel mi? Bak!

Allah sizin belanızı versin! Arabaya niye yazdın onu?

A!

Ne yapıyorsun Ece? Ece ne yapıyorsun?

Ah! Ah! Ah!

- Ne oldun düdük? - Rezil etti arabayı! Ne yapıyorsun?

Ece, araba bizim, Ece!

Araba bizim, Ece! Araba bizim araba!

Araba bizim araba!

Ama böyle bir şey olamaz! Aldık bu hanımdan bu arabayı!

Sema Hanım, ne uğursuz karıymışsınız! Lütfen gider misiniz dükkandan?

- A, teessüf ederim! - Böyle bir şey olamaz ya!

- Ne yapıyorsun Ece ya? Bu yapılır mı ya? - Erdal…

Sana bir sürpriz yapalım dedik, araba aldık, içine sıçtın arabanın!

Böyle bir şey yok! Yapılır mı bu? Yapılır mı bu?

Anlamadım, Erdal…

Anlamadıysan böyle hareketler yapmayacaksın, anlamadan dinlemeden!

Dükkan mı basılır ya sanayinin ortasında? Bu nedir ya? Bu nedir ya!

[Erdal dil şaklatır]

Ne bu? Ne bu?

- Ne bu? - Ayna o… Yani, ayna, Erdal.

Sol dikiz aynası.

Arabada olması gerekiyordu. Ama, şu anda benim elimde, ve aynasız.

Aynası olsaydı, sizin bu çirkinliğinizi gösterecektim size böyle, suratınıza.

Ama yok. Yok.

I, öncelikle ben, çok özür dileyerek başlıyorum konuşmama.

Tabii, tabii.

Erdalcığım, senden özür dilerim.

- Oğuz, senden de. - "Pezevenk Oğuz" diyeceksin.

Onu… Yanlışlıkla, o anda çıktı.

- Hanımefendiden de özür dilemek… - "Sürtük Sema" diyeceksin ona da.

- Hanımefendi diyelim. - Sürtük diyordunuz demin ama.

O sırada o öfkeyle, şimdi ben tabii evden çıkarken görünce sizi…

Ev değil, Ece.

Noter.

Noter.

Biz, arabayı üzerimize aldık, Sema Hanım'dan.

Noter orası, ev değil.

Noter.

Ben, işte… Bilemedim, öyleymiş.

Ve bu, senin doğum günü hediyendi, Ece.

İşte şimdi mutlu ol, senelerce.

- Anladın, kafiyeyi? - Ama ben bilemezdim, Erdal.

Ama sen bilemezdiysen dükkan basmayacaksın o zaman.

- Yanına böyle bir tane zırtapoz alıp. - Aşk olsun.

Anladın mı? Böyle bir tane Kalimero alıp yanına…

Kafasında yumurta kabuğuyla, dükkan basmayacaksınız.

Vallahi…

Bir dakika, bir dakika, bir dakika. Bir saniye susar mısın?

Bu kim ya? Bu, kim bu?

Ben iş arkadaşıyım, tanışamadık ama.

Ben ilk defa görüyorum bunu.

Senin yanında böyle vasıfsız, böyle çapsız bir insanı ilk defa görüyorum.

Teessüf ederim Erdal Bey, aşk olsun.

Sizin şirkete almazlardı böylesini ya.

Kalbimi kırıyorsunuz artık, lütfen yapmayın, ne olur.

Siz uyuşturucu mu kullanıyorsunuz ya?

- Torbacı mısın kızım sen? - Ay ne alakası var Erdal?

Garip garip hareketler yapıyorsunuz ya!

İşte ben, ama… Erdal…

Şu camın hâline bakar mısın bir? Bir bak bakalım şu camın hâline.

Nasıl yapılır böyle bir şey ya? Aklım, hayalim almıyor.

Hadi sen kıskançlıktan, hadi dişilikten, hadi ihtirastan yaptın.

- Sen ne bokuma "sürtük" yazıyorsun, kızım? - Ben, o üzülünce gaza geldim.

- Abartıyorsun Erdal, ufacık bir yazı. - Küçük yazdım.

Küçücük bir "sürtük", değil mi? Küçücük sürtük, ilana da öyle yazarsınız.

"Sol kapıda ufak bir sürtük var."

Ben yazmayacağım herhâlde ilanı.

Bu arabayı sana hediye etmekten vaz geçiyorum, Ece.

Ve biz bu arabayı yaptırıp, satılığa çıkartacağız.

- Ama Erdalcığım, şimdi, ama benim… - Evet, kusura bakma, Ece. Bitti.

Yok, ama yani anlamıyorsun. Bak kendin söylüyorsun, sevgiden.

Demek ki bu kadar sevmememiz gerekiyor, Erdal.

Demek ki bu kadar sevmememiz gerekiyor.

Kimseyi bu kadar sevmeyeceksin demek ki.

- [Damla] Hıh! - [Ece] Demek…

[duyulabilir konuşma yok]

- Çıkar bu ya. - Çıkar, çıkar.

- Pasta cila yapınca çıkmıyor mu? - Silsene şurayı.

Al bir tane ayakkabıyı, geç. Al bir tane parfümeri, geç.

Ben, çok aşık olmuşum. Sevgim benim artık, çok yükselmiş bende yani.

Sevince, böyle bütün ilkelliğim ortaya çıktı benim.

Yani biz bu arabayı üzerimize almadan parçalayacaksan, parçalasaydın.

Şimdi araba bize girdi. En azından orada Sema Hanım'a kakalar, yollardık.

Zamanlama çok önemli.

Gözüme perde indi. Aşk, gözüme perdeyi indirdi.

Bakın, ben mağdurum. Gerçekten.

Aşk mağduru.

Mualla Ablacığım nefis olmuş hepsi, gerçekten eline sağlık.

- Ama yiyemeyeceğim, şiştim. - Afiyet şeker olsun, canım benim.

- E kızım, evleneli bayağı oldu. - Evet.

- Yok mu sizde çocuk işi falan? - Çocuk nereden çıktı şimdi ya?

Hâlâ bir çocuk sevemedik.

Annen sana anlatmadı mı nasıl yapılacağını?

Mualla Ablacığım anlatıyor, sürekli anlatıyor sağ olsun da…

Biz, hazır olunca yapacağız Erdal'la, çocuğu.

Hazır değilmiş.

Erdal mı istemiyor?

Er…

Erdal kimi istemiyor ya? Hayırdır?

Erdal tabii ki her gece böyle bekliyor yani hadi çocuk diye de…

Bey şey değilim… Yani şey yok bende… Yani var da şey…

- Şeyim yok… - Benim anladığım kadarıyla Erdal istiyor,

ama sen hazır değilsin, öyle mi kızım?

Mualla Ablacığım, yani Erdal istiyor, ben de istiyorum. Aslında gayet…

Şey… Yani benim sadece biraz, nasıl derler… İçim hareketli değil.

Yani hareketsiz.

Yani zaten fazla hareket etmene gerek yok, benim bebeğim.

Yani Erdal'a yanaş…

[öpme sesi]

Okşa şöyle Erdal'ı.

Ondan sonra Erdal halleder gerisini, sen merak etme.

O bilmiyor mu gerisini? Sen düşünme, hiç düşünme.

Anne aşk olsun, herkesin ortasında, ayıp. Kaç yaşında kadın, hareketlere bak ya.

Ne ayıbı kız? Biz de babanla yaptık bunları, sen nasıl oldun zannediyorsun?

Ben duymak istemiyorum böyle şeyler. Niye bana geliyor şu an konu?

Kızım, erkekler alıcıdır.

Senin arzularının azaldığını hissettiği an uzar gider başka karılara.

Erdal mı?

Erdal nereye gidiyor ya, Erdal?

Erdal hele bir gitmeye kalksın, onun tasmasından bir çekerim,

hık diye kalır Erdal. Hayırdır Erdal'a?

Gidemez hiçbir yere o.

Her zaman istekli olacaksın.

Hazır olacaksın, bakımlı olacaksın.

Mualla Ablacığım, ben zaten her zaman kendime bakıyorum, özen gösteriyorum.

Hayat kaygıları, stres falan derken…

İçim böyle bomboş gibi.

Yani, şey, içimde böyle bir isteksizlik gibi.

Kız Mualla, senin o özel karışımın var ya.

O güzelim karışımdan ver şuna Allah aşkına.

Şu da bir yesin, hareketlensin.

Bebek istiyoruz artık, torun istiyoruz artık.

Böyle sevmek istiyoruz yani kızım ya.

Mualla Abla, lütfen yerinden kalkma, rica ediyorum.

Ben içmeyeceğim, kullanmayacağım. Anne, lütfen kapat artık şu konuyu.

- Kaldı mı bir bakayım ben. - Hayır, Mualla Abla, lütfen. Mualla Abla!

Mualla Ablacığım!

Ay! İstemiyorum ya! İstemiyorum!

Kızım, o öyle böyle bir karışım değil, yavrum. O tamamen doğal.

Anne neresi doğal, Allah aşkına? İçine ne katıyor bilmiyoruz.

Yavrucuğum, zamanında ben de az kaşıklamadım yani onu.

Çok özel bir karışım o.

Bir kavanoz kalmış şansınıza.

Çok sevindim, çok sevindim.

Ben bunu bütün mahalleye verdim.

Nüfus patlaması oldu o sene.

Bak, Ececiğim. Bu, saf östrojen.

Yani, bir çay kaşığından fazla almayacaksın.

- Evet. - Aldığın miktar çok önemli yavrucuğum.

Fazlasını alırsan, düz duvarlara tırmanırsın.

Ondan sonra gidince bunu dolaba koy, bozulmasın. Tamam mı?

- Afrodizyak bombası yani? - Evet, aynen öyle.

- Östrojen şeyi. - Anlamadın galiba?

- Anladım Mualla Ablacığım, anladım. - Muallacığım ya, inşallah işe yarar.

İnşallah bebeğimiz olur.

Ver Mualla Abla, ver. Ver.

Bu akşam kıyameti kopar. Dokuz ay sonra görüşürüz!

[Erdal] O!

Ece başkan, hoş geldin.

Nerede kaldın ya sen bu saate kadar?

Güzel, tamam.

- Bir şey diyeceğim… - Evet?

Ekmeği hep dışarıda bırakmışsın, kurumuş. Yazık.

- Ah, yazık ya. - Ekmek bu, Erdal.

Doğru ya.

Dolaba koyacaksın, kapatıp dolaba koyacaksın. Bu kadar basit ya.

Haklısın, valla haklısın. Doğru söylüyorsun ya.

Sen beni anlıyor musun?

Anlıyorum, algılayıp cevap veriyorum ben sana, görüyorsun.

- Nasıl bir cevap bu, Erdal? - Düzgün bir cevap.

- Nasıl düzgün bir cevap? - Duymak istediklerini söylüyorum, aşkım.

Duymak istediklerini söylüyorum.

- Evet. - Çok üzülüyorum, biliyor musun?

- Niye ya? - Çok üzülüyorum, Erdal.

- Neye üzülüyorsun ya? - Çok üzülüyorum, Erdal, çok.

Üzüntünü paylaşıyorum.

Allah, vallahi başka keder, dert vermesin hepimize.

Zor zamanlar geçiriyoruz.

- Dalga mı geçiyorsun sen benimle? - Hayır, asla. Acını paylaşıyorum.

Gerçekten.

Vallahi yazık yani, gerçekten kendini dışarıdan görsen, Erdal.

Şu an gerçekten yazık sana yani.

Bana yazık. Bak, bana yazık.

- Bana yazık, Erdal. - Gir aşkım sen mutfağa, gir.

- O ama nasıl bir tavır, Erdal? - Hangi tavır ya?

Sen nereden nereye getirdin şimdi konuyu, Erdal?

Kusura bakma, özür dilerim aşkım. Haklısın, sen haklısın.

Özür dileme, Erdal.

Ne yapayım aşkım?

Ne yapayım?

Bak ben sana bir şey diyeyim mi, Erdal?

Aşkım, bana "İyi geceler." de artık. "İyi geceler." de, git.

Bir şey de, "İyi geceler." de ya.

- Sen, bu el, kol ne bu Er… - Hadi iyi geceler ya.

Hadi iyi geceler.

İyi geceler aşkım.

- Sana iyi geceler, Erdal! - Bana da iyi geceler, sana da iyi geceler.

- Yok, sadece sana iyi geceler. - Yok, yok, sana da iyi geceler.

- Sadece sana iyi geceler. - Tamam, sırf bana iyi geceler.

İyi geceler. Hadi sana bay bay.

- Terbiyesiz… - Hadi gülüm, sana bay bay.

Diş macununu da sıktım, şimdi oradan çıkıp da onu söyleme.

- Onu da sıktım ortadan. - Diş macununu mu sıktın Erdal?

Evet, sıktım. Allah benim belamı ver… Git, yat Ece, hadi.

Sen beni çok arayacaksın, biliyor musun? İleride böyle diyeceksin ki,

"Ah Ececiğim. Neredesin Ece?" diyeceksin.

Çok arayacaksın beni. Çok ağlayacaksın Erdal, çok.

- Çok ağlayacaksın. - Manyak ya.

Yine mutfağa girdi.

Bıçak mı aldın, Ece?

Ece, bıçak mı aldın?

Bakalım ne yiyeceğiz.

Bu ne ya böyle?

Allah Allah.

O, ne diyorsun ya?

Mmm!

Ne diyorsun ya? Mürdüm reçeli.

En sevdiğim şey bu benim ya. Bir de adını yazmış. Ulan Ece.

Ulan Ece, valla yatacak yerin yok ha. Ne demek ya reçele isim yazmak?

Sahiplenmiş reçeli ya. Öyle yok, Ece hanım. Her şey ortak.

Her şey ortak.

Mmm!

Taze simidi aldırayım da, ben şimdi bunu bir gömeyim, dur.

[keyifle mırıldanır]

Uçuyor kuşlar… Oynaya… O, Ece Başkan, günaydın!

Bir tane tabak al gel hemen, mükemmel bir kahvaltı yedireceğim sana.

Taze simit aldım. Reçel var ya… Akıyor, akıyor!

Erdal, sen onu mu yedin?

Evet. Ama var, sana da var. Al tabağını gel. Al tabağını gel.

- Erdal, çok mu yedin ondan? - Hı? Yo, var, var. Dibi kaldı.

- Erdal hepsini yemişsin onun! - Valla aktı gitti be. Gittikçe gitti be.

- Erdal, üzerinde ne yazıyor onun? - Ne yazıyor?

"Ece" yazıyor, değil mi? Ece yazmışım ki, sen yeme diye, değil mi?

Ece'nin kavanozu! Ece'nin! Ece'nin!

Demek ki bana ait. Sen niye benim şeyimi yiyorsun ya?

Bu var ya, bu? Bunu da konuşacağım seninle zaten.

Bu çok büyük bir ayıp. Tamam?

Böyle reçellerin üzerine isim yazmaya başladıysak, biz bitmişiz.

Yani bu reçeli sen aldın diye, üzerine ismini… Ya burası öğrenci evi mi ya?

Her aldığımız şeye isim yazıyorsak, o zaman bu masayı da ben aldım.

Buraya da ben böyle Erdal yazayım,

Erdal'ın masası, Erdal'ın masası, diye sana burada anlatayım.

Ne alakası var, Erdal? Senden sakınacak değiliz herhâlde reçeli.

Üzerine yazdım, sen yeme diye. Ayrıca, o reçel değil ki!

- Tavırlara… - Bu, bu, bu…

Kadınlıkla, yani kadın… Kadın için olan bir… Şey.

- Nasıl diyeyim sana şimdi? - Saçma saçma konuşma işte.

Kadını, erkeği mi var? Mükemmel bir mürdüm eriği reçeli bu işte.

Bak, tarçın marçın var içinde, karanfil var.

Ya ne tarçını? Sen onun içeriğinin ne olduğunu biliyor musun Erdal ya?

Yok, ama ben hiçbir reçelin içeriğine bakmıyorum.

Zaten reçel. Mürdüm eriği, şeker, su.

Reçel değil sadece.

Marmelat olsun, adı marmelat mı? Onu mu demeye çalışıyorsun?

- Hayır, marmelat da… - Kelimelere mi takılıyoruz yani?

Erdalcığım, marmelat da değil o.

O… Erdal, benim o.

Benim. Sen anlayabiliyor musun? O, benim. Bana ait. Benim.

Şu hâllere bak ya. Ben resmen yani dokuz yıllık eşimi tanıyamıyorum.

Erdalcığım ya, sen nasıl yaparsın böyle şeyi? Olacak şey mi şimdi ya.

Ya bizim evliliğimiz buraya mı geldi, Ece? Bir tane reçele mi geldi bu şekilde?

Ya reçel değil konu kardeşim! Niye…

Buraya mı geldi, bir tane evliliğimiz bizim, reçele mi geldi bu şekilde?

Bizim evliliğimiz bu şekilde reçele mi geldi bir tane?

Biz evliliğimizde bu noktaya mı geldik artık ya?

Bana bir söyle ya, biz bu noktaya mı geldik evliliğimizde ya?

İnanamıyorum ya. Gerçekten yazık, günah ya.

Evlilikte her şey ortaktır ya. Böyle bir şey olur mu?

Beni işe böyle mi uğurluyorsun ya? Ayıp ya!

- Ay sana ayıp Erdal, sıçtık yani. - Yazık, valla yazık.

Al, al ya! Al kardeşim ya, ne değerli reçelin varmış! Al biraderim!

- Hepsini yemişsin, Erdal! - Al be biraderim!

- Alırım üç tane sana gelirken ya! - Hepsini yemişsin.

Bu ne ya? Bir reçel mi ya? Ayıptır be!

- Sen iyi misin peki şu an? - Buraya mı geldik ya?

İyi değilim. Psikolojimi de bozdun benim, sanayiye giderken.

Ayıp ya!

Bu şekilde mi ya?

Ayıp denen bir şey var ya!

[kapı çarpar]

Siz hiç merak etmeyin Cem…

Hah. Erdal Bey de geldi zaten.

O da size fikir verecektir mutlaka.

- Oy! Günaydın. - Günaydın, hoş geldiniz Erdal Bey.

[kadınsı tonda] Valla hoş bulduk. Bugün ne kadar böyle şıksın ya, Oğuz Bey.

- Eyvallah, teşekkür ederim. - Renkli renkli.

Siz de baya siyahsınız Erdal Bey.

Evet, bugün böyle gelmedi içimden giyinmek.

Bilmiyorum, ruhum bugün bir garip. Sıkıştı içim, böyle bir… Kıpır kıpır.

Garip bir şey var içimde, bilmiyorum.

Mualla Ablacığım, nasılsınız?

Sağ olun, ben de iyiyim. Bir şey soracağım, çok hızlı.

Şimdi bu, bana verdiğin karışımdan,

sen demiştin ya bana, bir kaşık en fazla diye?

Ama mesela, yanlışlıkla hani, oldu da, böyle birazcık fazla, böyle bir

işte 20, 25 çay kaşığı falan aldığımız zaman,

çok kötü bir şey oluyor mu, Mualla Abla?

Hi! Deme öyle Mualla Abla.

Ay sakın deme öyle şeyler.

E hiç çay, may söylemedin mi müşterimize?

Evet ya, kusura bakmayın ne olur.

Selahattin Bey? [sesi incelir]

- [boğazını temizler] Bakar mısınız? - Buyurun Erdal Bey.

- Hibiskus içer misiniz? - Olur.

- Hibiskus, bana da hibiskus. - Hibiskus?

Oğuzcuğum? Normal. İki hibiskus, bir normal.

Pardon, normali anladım da Erdal Bey, bu hibiskus dediğimiz çay mı oluyor?

Yok, motor yağı. Hibiskus XL. Bize azıcık ver, boğazımızı yağlayalım.

- Şey mi Erdal Bey, çayın… - Ya çay kardeşim, bildiğin çay.

Yani çayın hindistan cevizlisi mi?

- Hindistan cevizi nereden çıkıyor ya? - Hipiskus…

Hibiskus çayı diye bir şey var ya.

- "Hippiskus" deyince… - "Hippiskus" değil.

- Hibiskus. - Hibiskus. Çay.

Çay, evet.

- Ne o, kafanı sallıyorsun? - Bilmiyorum ki.

- Hibiskus diye bir şey var, yok mu? Var. - Duymadım, Erdal Bey, duymadım.

Tamam, duymadıysan duymadın. Git söyle, bilir çaycı.

- Neymiş? - İki tane hibiskus, bir tane normal çay.

Aferin, tekrar ederek git. Yanlış bir şey söyleme.

- [Selahattin] Hippiskus… - Kuşburnu desek anlar ama hibiskusu, zor.

E, Erdal Bey, müşterimiz arabasını kaplatmak istiyor.

Buradaki arabayı da görünce, kırmızıda karar kıldı.

Ha, anladım. İsim neydi sizin?

- Cem. - Cem Bey.

Cem Bey, şimdi, standart bir kırmızı seçmişsiniz ama,

kırmızı bir dünyadır.

Yani, kırmızıyı öyle standardize etmemek lazım.

Kırmızı bir yaşam biçimidir. Kırmızı, bir dikeliştir, bir dik duruştur.

Bir boyun eğmeme hâlidir, kırmızı.

Kırmızı, masaya yumruğunu vurabilmektir bazen.

Bazen, içimizde sakladığımız, o hiç bitmeyen ve bilmediğimiz

o cinsel dürtülerimizin dışarı vurumudur kırmızı.

Kırmızı, bir isyandır. Bir haykırış.

Bir gözyaşıdır kırmızı.

O yüzden, çok tonu var. Yani kırmızı, bakın, bu kadar fazla.

Standarda gitmek, o da bir seçim ama neden

standart olalım? Neden içimizi açmayalım?

Neden özümüzü dışarı vurmayalım?

Neden kendi benliğimizi olduğu gibi yansıtmayalım? Değil mi?

Bakın, şeker kırmızı var, bayrak kırmızı, bayrağımızın kırmızısı.

Burada nar çiçeği, gül var, indian var.

Hint diye de geçiyor, onu pek önermiyoruz ama biz.

Önermiyoruz onu.

Ama ben şimdi kendi kendime karar vermeyeyim tabii, yeni evli bir çiftiz.

Öyle mi? Ne kadar oldu evleneli.

- İki ay oldu. - İki ay mı?

Ay ne güzel ya! İki ay ya! Müthiş ya!

Ne cıvıl cıvıldır şimdi böyle, tam şey ayları değil mi?

Coşum ayları mıydı? Cicim… Cicim sokum ayı mıydı? Öyle bir şeydi değil mi?

Sikim sokum ayı mıydı, neydi? Öyle bir garip bir şeyi vardı.

Tam cafcaflı zamanı evet, çok güzel.

Biz çok oldu, dokuz sene oldu. Unuttuk be, unuttuk vallahi.

Hiç o şeyleri yapamadık.

- Evet. Siz bir danışın eşinize. - Ben bir danışayım.

Evet. En güzeli beraber karar vermek.

- Hayat müşterek. - Tabii. Tabii.

- Evet. - Ben danışıp geleyim o zaman.

- Görüşmek üzere, kolay gelsin. İyi günler. - Bekleriz.

Ay ne güzel yeni evlilik ya.

Erdal? Sen iyi misin abiciğim?

Ya bilmiyorum, Oğuz. Bugün biraz garibim aslında.

Böyle… Bir cam mam açsanıza, çok sıcak bastı ya, of.

Ne camı Erdal? Dükkanda bugüne kadar cam mı açtık biz?

Hayır, ama çok sıcak değil mi şu anda?

- Nesi sıcak Erdal? Gayet normal. - Ben alev alev yanıyorum, Oğuz.

- İçim yanıyor benim. - Erdal. Erdal!

- Heyheylendim ya. - Sen iyi misin?

Üstüme gelme.

- Abi, üstüne geldiğim falan… - Oğuz, üstüme gelme!

- Erdal… - Oğuz üstüme gelme, tamam yeter.

- Erdal… - Tamam yeter, bitti, kes.

Valla iyi değilsin. Neyin var abiciğim senin?

- A, arabayı çekiyorlar! - Dur, ben hallederim.

Pardon? Pardon!

- Tam sağlı gel, Erdal. - Tam anlamadım.

- Tam sağlı gel, sonra sola kır. - Tam sağlı…

- Tam sağlı gel. - Geliyorum o şekilde.

Kır… Erdal, dur! Abiciğim, sağdan sonra niye sola kırmıyorsun?

Tam sağ demedin mi ama sen?

- Tam sağdan sonra toparla… - Ama tam sağ dedin bana sen!

Yolun yarısında kaldı. Arabalar üzerinden mi uçsun, Erdal?

Ya ben, sen bana tam sağlı dediğinde, tam sağ yapıyorum. Anladın mı?

- Git, bir daha gel. - Abiciğim, inanamıyorum sana.

Off! Oğuz be! Bütün aklımı karıştırıyorsun ya!

- Tamam, ben karıştırıyorum aklını. Hadi. - [motora tam gaz verir]

- Vitese tak, Erdal! - Kafamı karıştırıyorsun ama sen benim!

- Git, bir daha gel! Git, bir daha gel! - Kafamı karıştırıyorsun!

Tam sağlı, kır… Erdal, dur! Git, bir daha gel. Git. Tamam, yavaş.

Tam sağ… Yavaş! Yavaş, Erd… Yavaş! Açıkta kaldı! Git, bir daha gel!

- Of ya! Gerçekten of ya! - Ya in, ben park edeyim!

Gerçekten of ya!

Gel sen çok iyi biliyorsan sen yap, gel! Al kendin yap çok iyi biliyorsan be!

Biliyorum abiciğim. Ver, ben park edeyim. Bırak, Allah'ını seversen…

Tır girer buraya! Tır girer buraya!

Gel, gel, gel, gel, gel…

Evet, evet.

- Olmadı, sen de giremedin. Açık kaldı! - Bırakırsan gireceğim!

Çık hadi bir daha gir be! Çık bir daha gir.

- Abi, bir şey demedim ki. - Tamam, Oğuz!

- Abi, bir şey… - Tamam, Oğuz!

- Ama bir dinlemiyorsun ki sen beni, böyle… - Konuşacak da, dinleyecek de bir şey yok!

- Ya inanamıyorum sana ya. - Senin yüzünden. Senin yüzünden, Oğuz.

- Ya ne benim yüzümden? - Senin yüzünden yapamadım parkı Oğuz.

- Erdalcığım, bir arabayı park edemedin. - Beni stres ediyorsun ya.

Sağımı solumu bilmiyormuşum gibi, bana yanlış yönlendirmeler yapıyorsun.

Yahu sen 12 yaşından beri araba kullanan adamsın.

Bir arabayı park edemedin. Ve sağını solunu bilmiyordun, evet.

Ay tamam hadi be! Tamam be!

[telefon mesaj sesi]

- Tamam, tamam Oğuz. - Allah Allah…

- Seninle mi uğraşacağım ya? - Tamam. Tamam, geliyorum ben hemen.

Ay!

Allah Allah… Neler oluyor ya?

- Oğuz, ne haber? - Alo, Ece. Hayırdır?

E, şey soracağım sana… Erdal nasıl bugün?

Yemin ederim ben de seni arayacaktım. Ya, Erdal bugün çok garip, Ece.

Bir değişiklik var üzerinde.

Ne diyorsun, Oğuz? Ne diyorsun ya.

Ya sorma.

Yemin ediyorum, Erdal'ı tanımasam…

Birinin ruhu falan girdi diyeceğim içine, o derecede bir değişiklik var.

Bak ne diyeceğim sana.

Bu, şimdi Erdal, yememesi gereken bir şeyi, hayvan gibi yedi bugün.

E? Bu çok normal. Erdal bunu her gün yapıyor zaten.

Öyle değil, öyle değil.

Bu, böyle aşırı derecede kadınlık hormonu içeren bir şey.

Normalde bir çay kaşığı yiyorsun bundan.

Bu hayvan hepsini yedi kavanozun.

Ne diyorsun Ece?

- Aynen. - Tamam, şimdi taşlar yerine oturdu.

Bir yumuşaklık var çünkü üzerinde. Ah benim bahtsız kardeşim.

Şimdi Oğuz, bu böyle östrojen patlamaları falan yaşayabilir bugün.

Ne bileyim, memeleri falan büyüyebilir yani, anladın mı ne demek istediğimi?

- Bunu acil doktora götürmemiz lazım bugün. - Ece,

gözünü seveyim, doktor falan karıştırma. Aman diyeyim.

Bak, biz sanayide iş yapıyoruz. Duyulursa insan içine çıkamayız.

Başlayacağım şimdi sanayine, Oğuz! Kocam elden gidiyor diyorum ya!

- Anlamıyor musun? - Ya sen bana bırak Ece.

Sen bana bırak, ben çözeceğim bu olayı. Bana iki saat ver.

İki saat içinde ben bu işi halledeceğim.

Onun ilacı bende. Ah benim bahtsız kardeşim.

İyi, tamam. O zaman haber bekliyorum senden.

Tamam. Hadi görüşürüz.

Çözeceğiz, kardeşim.

Ay…

Sanayi basıyor bugün bana.

Bugün sanayi basıyor bana.

Yaklaş bakayım sen bana.

Ne kullanıyorsun sen gözlerinin altına?

Bir vitamin, bir şey kullanıyorsun, kür herhâlde.

Parıl parıl parlıyor cildin ya!

Erdal, hiçbir şey kullanmıyorum.

Yok, yok. Kesin var bir şey. Benden kaçmaz o, bende göz var.

Parlıyor cildin yani.

- Erdal. - Efendim?

Sen kahvaltıda ne yedin?

Ben kahvaltıda… Böyle mükellef bir kahvaltı.

Simidim, reçelim, peynir, domates.

- Niye soruyorsun? - Ece aradı abiciğim beni de…

Bir şey mi olmuş Ece'ye? Ece'ye bir şey mi olmuş?

Bir şey olmadı, sakin ol.

Bir anda panik geliyor mesela, bende hiç böyle panik yoktu.

Bir anda geliyor şu an, panik geliyor bana.

Sen böyle, onun kavanozundan, macun gibi bir şey yedin mi?

Ya mürdüm reçelini mi söylüyor seni de arayıp?

Ya bir insan malına bu kadar mı düşkün olur ya?

Evet, yedim be! Evet, yedim!

Kaşık kaşık yedim reçelinden. Ne kıymetli reçelmiş Allah'ım ya?

Fırsat olsa parmak atıp kusacağım ya reçeli!

Ayıp ya! Arayıp bunu mu söylüyor sana? Üç şişe alacağım dedim ben ona ama ya.

Şimdi, şöyle abiciğim.

O yediğin şey, reçel değilmiş.

Kadınlar için hazırlanan özel bir karışımmış.

A!

İçinde de yüksek miktarda östrojen varmış.

Ne diyorsun ya?

Yani, sabahtan beri, senin neden böyle olduğun anlaşılıyor.

- Saçmalıyorsun sen. - Valla.

Kadınsal karışımmış?

- Aynen öyle. Östrojen tavan. - Ece'nin miymiş o?

- Evet abi. - O yüzden üstüne ismini yazmış yani?

- Evet abi. - Neden dolaba koymuş o zaman ya?

İlaçların üzerinde bile yazar çocukların erişemeyeceği yere koyun diye.

Niye benim erişeceğim yere koyuyor bu ilacını bu?

Madem kadınsal macunuysa?

Kaşık kaşık yedim ben ya ondan! Ne olacak bana şimdi Oğuz?

- Oğuz… - Tamam, sakin ol.

Günden güne kadın olursam biteriz biz. Bu sanayide yaşayamayız.

- Günden güne kadın oluyorum ben, Oğuz. - Ya yok, yok.

Ben böyle bir şeye izin verir miyim Erdal'ım ya?

Sen merak etme, senin şu anda dengen şaştı.

- Evet. - Seni dengeleyeceğiz.

Bu hayatta her şeyin bir panzehiri var.

- Var mı? - Tabii ki.

Nasıl senin östrojen tavansa, östrojenin de panzehiri var.

Bizim bir Namık var, badici. O, bu işi çözer. Sen hiç merak etme.

Ah, başımıza bunlar da mı gelecekti? Başımıza bunlar da mı gelecekti Oğuz?

Ece, Ece, Ece, Ece, Ece!

Hep benim başıma Ece'den geliyor, ne geliyorsa!

[hareketli müzik başlar]

Gel Erdal'ım, gel. Senin şifan burada kardeşim, gel.

Bizi nerelere getirdin böyle Oğuz ya?

Hah.

Namıkcığım selamlar.

O, beyler. Hoş geldiniz.

İki, bir.

[sertçe homurdanır]

- Kardeşim hoş geldin. - Hoş bulduk.

- Ne haber? - İyidir, sen nasılsın?

- Eyvallah. Arkadaş bu mu? Kardeşim. - Ah! Ah! Hocam, biraz sert oldu tabii.

Eyvallah. Anladım. Nasıl yardımcı olabilirim size?

Hocam, biz bir halt yedik bu sabah.

- Bu sabah mı yenildi? - Evet, evet.

Hocam, kendisi içinde östrojen olan, bolca, böyle

macun kıvamında bir şey yemiş reçel zannedip.

- Hocam, eşimin macunuymuş. - Eşinizin macunu.

Evet. Maalesef ben de kaşık kaşık ondan yedim hocam.

Ben eşiyle konuştum, yani durum şöyle,

doğum bir şeyi için almış kadın kendine, tamamen kadınsal bir ürün yani.

Şimdi, östrojen yükselmesinde, seste değişim,

meme ucunda hassasiyet meydana gelir. Seste değişim var mı?

Var, hocam. Bakın biraz genze kaçma oldu, bakın…

Ay! Ne var be?

- Bakın… ay! - Erdal.

Tamam, yine de çok bağırmayalım burada. Göğüs uçların nasıl? Acıyor mu?

Ben dokunduramam, huylanırım.

Ama şöyle söyleyeyim, biraz ağrı var hocam göğüs uçlarımda.

Sabahtan başladı. Yani iki saat önce başladı.

Bir de, içimde hocam sürekli, bir sıcak bir soğuk basıyor.

- Sıcak, soğuk basması var. - Sinirlerim oynuyor.

- Böyle bir heyheyleniyorum. - Tamam, şimdi.

Östrojen yükselmesinde, müdahale edilmezse memelerde büyüme olur.

Daha büyük problem olur.

- Ay lütfen olmasın. - Bunu kaldıramayız.

- Oğuz, ben asla bunu istemem ya. - Biz sanayideyiz.

- Sanayide problem olur. Ama sorun yok. - Yapmayın hocam ya…

Ben seviyeyi anlamak adına bir test yapacağım.

- Yap hocam. - Sonrasında da, yardımcı olacağım size.

Tırnaklarını bir kontrol eder misin? Nasıl kontrol ediyorsun?

- Tırnaklarımı… Şöyle, hocam. - Aynen, tırnaklarını.

Kontrol ediyorum, çok da tertemiz.

Yani, biz normalde böyle kontrol ederiz tırnaklarımızı.

Öyle mi? Ben hiç… Ben hep böyle.

Ne zamandır böyle? Bu sabahtan beridir böyle diye düşünüyorum.

Bilmiyorum. Hiç dikkat etmedim, ama böyle geliyor içimden.

- Ayak topuklarını kontrol eder misin? - Ayak topuklarım, bu şekilde.

Evet, gayet feminen.

Sen kontrol et kardeşim bir de.

Böyle bakar erkek adam Erdal, topuğuna.

Ben ama hocam hiç böyle bak… Bu ne böyle ya?

Macundan önce de böyle miydi?

Hocam, macundan önce hiç topuğuma bakmamıştım.

İlk defa bakıyorum topuğuma. Biri bana topuğuma ilk defa baktırdı beni.

Ama bilmiyorum, böyle gibi sanki. Öyle hissediyorum şu ara.

Şimdi, Oğuz. Ben yüksek bir doz basacağım buna.

A!

"Basma" falan hocam? Bunlar yani şimdi…

- Enjeksiyon. Sıvı. - Ha, tamam.

Özel bir sıvı. Ama bunu, bu ortalıkta konuşmayalım.

İçeri geçelim, içeride basayım.

- Basma işlemi içeride mi oluyor? - İçeride yapacağım.

- Tamam. Yalnız mı? Oğuz da gelsin mi? - Hadi geçelim içeri.

- Oğuz gelsin, Oğuz'la beraber basalım. - Peki.

Evet, beyler. Ben ilacı hazırlamıştım. Bir tık da fazla çektim.

Etkisi anca yeterli gelecektir sana.

Hocam, biraz fazla değil mi bu?

Atlara vurulan dozla aynı doz.

- E işte, çok işte hocam. - Hocam, biz at mıyız yani burada?

Çok fazla dengesizlik var. İçeride sen de gördün, Oğuz.

- Evet, evet, evet. - İhtiyaç biraz.

Hocam, ben bir şey sormak istiyorum size.

Şimdi hocam, tam olarak ne var içinde bu sıvının?

Çünkü bizim vücudumuza zerk olacağı için, ben bunu, bilmem lazım Oğuz.

- Hakkı. - Tabii ki.

Ben bunu yani, tam olarak öğrenmeden,

vücuduma açıkçası böyle bir sıvıyı zerk etmek istemem Oğuz, yani.

Tabii ki. Bu dinitrofenol bazlı testosteron.

İçinde kendime ait bir kaç tane karışım var.

Tam olarak hocam, dimitri dediniz galiba. Ne hocam, dimitri?

Dinitrofenol bazlı testosteron, boğaların

sperminde bulunan en kaliteli ham maddeden alınmış bir karışım.

Anladım. Peki üstüne sizin ekledikleriniz de…

O da dinamit yapımında kullanılan bir maddeden 3 milim kattım buraya

ki patlayıcılığı tam olsun diye.

- Ay hocam, beraber patlamayalım burada! - Hocam, sıkıntı yaşamayalım.

- Bak, nasıl kahkaha geliyor? - Tamam Erdal, tamam.

- Hiç de böyle gülmem! - Tamam.

Hiçbir sorun olmayacak, hatta bu doz yetersiz gelirse, bir doz daha yapacağız.

Takip edelim durumu.

- Gelmesin hocam. - Gelmesin inşallah hocam.

- Ben yeteceğini düşünüyorum. - Şifa olsun inşallah.

- Yeteceğini düşünüyorum. - Herhâlde böyle o testosteronu alacak,

östrojeni blokaj mı, hocam?

Şimdi, senin östrojenin yükseldi.

- Evet. - Bununla birlikte o östrojen sıfırlanacak.

Aksine, erkeklik hormonu salınımın artacak ve sen bir maço erkeğe dönüşebileceksin.

Ay ya Rabbim inşallah, Celle Celalühu, ya Rabbim, inşallah hocam.

- Rahat rahat çözeriz inşallah. - Nereden hocam uygulanıyor?

Ya, bunun bir çok yeri var. Kalça, bacak, kol, omuz. Sana bağlı.

Kalça alayım ben.

- Kalça. - Daha büyük bir kas grubu çünkü, evet.

- Doz da fazla, anca etki edecektir. - O zaman, Oğuz, sen sıyır.

Oğuz, bir tut abi, yardımcı ol.

Bir, yalnız ben kendimi bir hazırlayabilir miyim? Bir saniye.

- Derin nefes alalım. - Evet, bir dakika.

- Buyurun, hocam. - Geliyor…

Ay!

Ay, çok ağrılı oldu bu ya!

Hocam, bacağım, kalçam tutmuyor aşağıya kadar.

- Çok az kaldı… - Bitti mi hocam?

- Bitti, bitti. - Ne olur! Ay ya, bu ne ya böyle?

- Tamamdır. - İyi misin?

Ay çocukken şey yapıyorlardı, beta olduğumuzda…

Aynı ağrı ya! Yayıldı bütün kalçama be.

- Biraz benzer ağrılar, ama geçecektir. - İnşallah.

Hocam, çok teşekkür ederiz valla.

- İnşallah derdimize derman olursunuz yani. - Rica ederim, rica ederim dostum.

- Hocam, çok teşekkürler. - Rica ederim.

Biraz daha geç tesir eder, ama biraz sonra gelecektir. Görüşürüz.

Ay ben huylanırım! Huylanırım.

Erdal, yürür müsün, Erdal?

[kapı açılır]

[bağırır, sert tonda] Ece!

- Neredesin kadın? - Abi, ayakkabılar?

Çıkar oraya Oğuz, uzatma!

Hoş geldin Erdal, Oğuz.

Neredesin sen? Neredesin?

Kocan gelmiş! İnsan kapıda karşılar be!

Bunları biz mi öğreteceğiz sana, gülüm?

Sen hayırdır, Erdal?

Yoksa… Yoksa sen başka birini mi bekliyordun? Hı?

[ıkınarak] Hı? Hı?

- Abi yapma, kılcal çatlak olmasın. - Hı?

Erdal, iyi misin sen?

Tamam, uzatma!

Gerginliğin âlemi yok.

Hadi git bize bir şeyler hazırla. Allah ne verdiyse önümüze koy, yiyelim.

Kurt gibi acıktık. İki testi şarap getir.

Ha, bir de unutmadan… Dana budu da getir.

Tutup dişleyeceğiz! Ardından da ağzımızı silip güleceğiz!

[duyulabilir konuşma yok]

Aynen bu şekilde. Atlara da yemek ver!

Biraz su, birazcık da saman ver.

Yavrucaklar 300, 400 kilometre tek koşumda koştu be!

- Er… - Onlarınki de can.

- Er… - Onlarınki de can!

- Hadi. - Ne diyorsun, Erdal? Ne atı, ne diyorsun?

- Öp bakayım elimi. - Ay saçma sapan hareketler…

Öp! Atandır, erkindir.

Sana bir şey kaybettirmez öpmek. Öp!

- Öp kız! - Hoş geldin. Atam…

Eüzu billahi mineşşeytanirracim!

Geç böyle! Hadi! Hadi!

Ne oluyor buna?

[Oğuz] Anlatacağım ben sana.

E… O zaman ben bakayım, mutfakta bir şeyler var mı diye.

E… Şey yapayım, bir şeyler hazırlayayım.

Yengecim, ben de sana yardım edeyim.

Et tabii, yengendir, yardım et.

Benim tesbihim nerede lan?

- Ne oldu buna? - Şimdi, Ececiğim, şöyle.

Ben bunu, bizim bir badici Namık abi var, ona götürdüm.

Elim boş kaldı.

Östrojeni baskılasın diye, testosteron bastı.

Ama adam söyledi, maçolaşma yapabilir dedi.

Bu da, bilinçaltı mı ne çıktı ortaya anlamadım.

Türk filmlerindeki adamlar gibi davranıyor.

Hadi! Karnımız acıktı! Hadi!

[tuhaf sesler çıkarır, inller]

İdare edeceğiz, biraz idare edeceğiz.

Şu anda en yüksek seviyede. Bir müddet sonra düşecek.

[inler]

Kramp girdi bacağıma! Bacağıma kramp girdi, Oğuz!

Oğuz! Bacağıma kramp girdi!

Lan… Hay sikeyim anas…

- Ben kahve yapayım, ayılır belki. - Harika fikir, hadi.

[memnuniyetsiz mırıldanır]

Bu ne böyle be?

İnsan kocasına böyle bulaşık suyu gibi kahve verir mi?

Erdal, makine yaptı kahveyi. Hep içtiğin kahve.

Ne makinesi?

Ne makinesi yaptı? Makineyle mi evliyiz, seninle mi evliyiz?

Makineler çıktı çıkalı, eşeklik arttı!

A, a!

Erdal… Sen…

- Şimdi nasıl hissediyorsun ken… - [kemik sesleri]

Erdal, sen iyi misin? Gerçekten merak ediyorum, o yüzden soruyorum.

Hamdolsun be gülüm, iyiyim.

Kendimi hiç bu kadar iyi hissetmemiştim.

Tam bir erkek gibi hissediyorum kendimi.

Sert. Dik.

Ve damarlı…

Damarlarımı hissediyorum yani. İlacın etkisi herhâlde, Oğuz.

- Olabilir abi. - Sen nasılsın?

İyisin umarım. Uzun zamandır görüşemedik seninle de.

Hakkını helal et.

Helal olsun, Erdal.

İyiyim, yani…

İyisin, iyisin…

Kalçalar, kıvrımlar…

Her şeyin yerli yerinde.

Güller açmış, maşallah.

- Ah, teşekkür ederim. - Güzel.

Serpilmişsin.

- Oğuz. - Abi?

- Uza. - Nereye abi?

- Uza oğlum hadi yavaştan. - Nereye gideyim abi?

Yengenle baş başa kalacağız. Birazdan burada savaş çıkacak.

Değil mi tatlım?

Yok canım oturur. A a! Nereye kovuyorsun çocuğu?

- Hayır. - Ben süngüleri taktım.

Süvariye bindim.

Dıgıdık, dıgıdık, dıgıdık… Hoppa!

- Erdal? - Ya, Erdal.

Daha da sonra yine böyle Erdal, Erdal diyeceksin.

Tabii.

[tuhaf sesle inler]

- Oğuz… - Sakın.

Oğuzcuğum daha yeni geldin zaten. Ay nereye böyle canım hemen?

Siktir git Oğuz.

- Bu yaştan sonra arada kalamam, görüşürüz. - Yürü!

Oğuz? Oğuz?

- Oğ… - Şşt. Gel bakayım şöyle.

Gel, yanaş, yanaş. Korkma.

Kocanım ben kızım. Bu fazla kalın değil mi ya?

- Çıkarsana şunu şöyle. - Erdal!

- Ne hareketler bunlar? - Hadi, hadi.

- Ne yapıyorsun ya? Erdal! - Ver bakayım şu bacağı!

Sıyır şu kotu şöyle de…

- Baldır kokusu, şu baldırı… - Ay! Erdal!

- Şu eti… Şu baldırı görelim. - Erdal! Ah!

- Baldırı görelim! Baldırı görelim kız! - Ay Erdal, ne yapıyorsun be?

Hadi git, rahat bir şeyler giy. Bugün salonda sevişeceğiz.

Evet, değişiklik olsun ya.

Şu koltuklar da görsün be bizi!

Ha, var mısın? Ha?

Koltuklar bizi konuşsun!

- Ay inanamıyorum. - Hadi!

Biraz da üst komşu bizim sesimizi dinlesin bakalım.

- Ay dur… - [sevinç nidası]

Hadi!

Ne vurdunuz lan bana?

Her gün yaptıracağım lan, ne güzel bir şeymiş bu.

Her gün bir doz saplatacağım kendime.

Ay… Ay…

Ay neler oldu neler!

Şuralarda neler oldu. Resmen meydan muharebesi!

Ortalık yangın yeri. Ay biri itfaiyeyi arasın!

Artık o hoca içine ne katıyorsa, o iğne beni birazcık kötü etkiledi.

Kaşlarımda kontrolsüz uzama oldu. Pilavcının bıyığı gibi oldu.

Yani böyle, yandan burdum.

Ben zaten spor hocasıyla da konuştum. Bana bir 10'lu paket hazırlıyor şimdi.

Sakın dedi, fazla yaparsan kızışmış köpek gibi

böyle paçana, koluna, böyle hani…

"Hoşt, hoşt!" dersin.

Kokuya duyarlı biri değildim, şimdi aşırı derecede bir koku duyarlılığı.

Sanayide yaşayamaz hâle getirdi.

Çünkü bizim usta sağ olsun, eşek ölüsü gibi kokar.

Üç günlük daha bokuyla, lor peynirini karıştır.

Kendi vücut kokusu o. Yani duştan çıkınca öyle kokar.

Bir de, gülüşümde bir değişiklik oldu.

Önceden daha tok, babacan bir gülüşüm varken,

şimdi daha değişik bir tonda gülüyorum diyebilirim.

[kadınsı güler]

Bu şekilde kaldı yani. Duygusallaşma da oluyor.

Yapamayacağım.

Kesebilir miyiz ya? Pardon.

Erdal, Erdal…

[anlaşılmayan geveleme]

Taş çatlasa 127…

Ay!

Şiştikçe şiştin, şiştikçe şiş…

[set görevlisi] Oyun.

Mümkün değil.

- [set görevlisi] Tekrar. Ciddiyet, oyun. - Tamam.

- Çikolata mı yedin sen? - Evet.

Çikolata yedim.

Al.

Yemedim, yemin ediyorum yemedim.

Yedikçe yedin, şiştikçe şiştin, şiştin, şiştin…

Erdal…

İyi dayandı ama. Oralara baktı falan…

Taş çatlasa!

- Erdal… - Onlarınki de can!

Damarlı.

Ya abi…

Vauv!

Kapuçino!

Tamam, tamam. Tuttum, tuttum.

Hiç gülesim yoktu.

Çok teşekkür ederim.

- Gitmeyeyim mi ya? - Nereye gidiyorsun şu an?

Ne oldu aşkım?

Bu hareketler ne Ece? Ne yapıyorsun?

Ama ben açmayayım ağzımı!

Ev değil, Ece.

Noter…

[set görevlisi] Gülme. Dikkat. Ciddiyet.

- Noter… - Tamam, tamam. Kötü şeyler.

Noter…

- Allah'ım! Tamam, tamam. - [set görevlisi] Seda lütfen gülme.

Noter…

Orası, noter…

Noter…

Ay kan ter içinde kaldım, yemin ederim.

[Nilgün Yavaşoğlu'dan "Evlilik kolay mı?" çalıyor]

Can't find what you're looking for?
Get subtitles in any language from opensubtitles.com, and translate them here.