Afrikaans
Akan
Albanian
Amharic
Arabic
Armenian
Azerbaijani
Basque
Belarusian
Bemba
Bengali
Bihari
Bosnian
Breton
Bulgarian
Cambodian
Catalan
Cebuano
Cherokee
Chichewa
Chinese (Simplified)
Chinese (Traditional)
Corsican
Croatian
Czech
Danish
Dutch
English
Esperanto
Estonian
Ewe
Faroese
Filipino
Finnish
French
Frisian
Ga
Galician
Georgian
German
Greek
Guarani
Gujarati
Haitian Creole
Hausa
Hawaiian
Hebrew
Hindi
Hmong
Hungarian
Icelandic
Igbo
Indonesian
Interlingua
Irish
Italian
Japanese
Javanese
Kannada
Kazakh
Kinyarwanda
Kirundi
Kongo
Korean
Krio (Sierra Leone)
Kurdish
Kurdish (Soranî)
Kyrgyz
Laothian
Latin
Latvian
Lingala
Lithuanian
Lozi
Luganda
Luo
Luxembourgish
Macedonian
Malagasy
Malay
Malayalam
Maltese
Maori
Marathi
Mauritian Creole
Moldavian
Mongolian
Myanmar (Burmese)
Montenegrin
Nepali
Nigerian Pidgin
Northern Sotho
Norwegian
Norwegian (Nynorsk)
Occitan
Oriya
Oromo
Pashto
Persian
Polish
Portuguese (Brazil)
Portuguese (Portugal)
Punjabi
Quechua
Romanian
Romansh
Runyakitara
Russian
Samoan
Scots Gaelic
Serbian
Serbo-Croatian
Sesotho
Setswana
Seychellois Creole
Shona
Sindhi
Sinhalese
Slovak
Slovenian
Somali
Spanish
Spanish (Latin American)
Sundanese
Swahili
Swedish
Tajik
Tamil
Tatar
Telugu
Thai
Tigrinya
Tonga
Tshiluba
Tumbuka
Turkish
Turkmen
Twi
Uighur
Ukrainian
Urdu
Uzbek
Vietnamese
Welsh
Wolof
Xhosa
Yiddish
Yoruba
Zulu
Ben seni hiç görmeden sevdim Sesini hiç
duymadan hissettim Yokluğun belki de ilk
hüznümdü Atam sana kavuşmadan
özledim Varlığın dağ taş deniz
Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı için okulumuzda bir sürü hazırlık yapılıyor.
Diyorum ki biz de büyük güzel bir sunum hazırlayalım ve büyüklerimizi çağırıp
onlara bu çalışmamızı sunalım.
Atatürk'ümüzü birlikte analım. Ona bir kez daha teşekkür edelim. Olur mu?
Olur. Ondan sonra da hep birlikte Anıtkabir'e giden atamızı ziyaret
ederiz.
Mert'in dedesi, Atatürk'ü en doğru ve en güzel şekilde anlatan büyük bir
tarihçimiz. Geçen sene yurt dışındaydı, yardımlarından yararlanamamıştık.
Mert, deden iyi mi? Ankara'da mı?
Evet, öğretmenim. Bu sene bize yardım eder mi?
Tabii öğretmenim.
Dedem beni hiç kırmaz.
Güzel.
Evet, sunumu hazırlayacak grupta yer almak istiyoruz.
En akıllı ve uslu öğrenci ödülü aldığını söylersen elbette inanmam. Atatürk Çunam
'ın hazırlayacak gruba seçildim ve grup başkanı oldum.
Dur dur.
Baştan anlat bakalım.
Bak şimdi iyi dinle. Şimdi öğretmenimiz bize ödev verdi.
Grubunuzu toplayın dedi.
Öğretmen beni seçti ve grup başkanı yaptı. Tebrik ederim oğlum. Bu senin
kendini göstermek için çok iyi bir fırsat. Bu fırsatı iyi
değerlendirmelisin. Biliyorsun geçen yılki çocuk hakları ödevin iyi
olmamıştı. Hiçbiriniz yardım etmediniz de o yüzden.
Bak bu sefer dedem de yardımcı olamayabilir.
Anneannemle konuştum çok yoğunmuş.
Yardım etmezsem mahvolurum.
Dedem beni kırmaz diye övmüştüm.
Anne bu akşam size uğramak istiyorum.
Tabii kızım.
Babam evde olur mu? Onu görmemiz gerekiyor. Evde.
Herhalde çalışmasına biraz ara verir.
Hayrola? Bir sorun mu var?
Evet. Mert babamdan bilgi almak istiyor. Ama bu öyle yarım saate falan sığacak
bir konu değil.
Büyük bir iş.
Mert ilk defa bir işe böyle hevesle sarıldı.
Önemsedi. Heyecan içinde.
Kendini kanıtlamak, başarılı olmak istiyor.
Babanın o kadar zamanı olacağını sanmıyorum.
Kitabını bitirmeye çalışıyor.
Zamanla yarışıyor.
Bilirim.
Cumartesi günü dedemlerde olacağız.
Sordun mu? Evet dedi mi?
Gerek yok. Hiç kılmaz beni.
Sihirli oda gibi bir çalışma odası var.
Orada bir sürü kitap, dergi, CD, dosya, acayip cihazlar var. Orada bize Atatürk
'ü anlatır. Sorular sorarız, not alırız, sesini kaydederiz. Sonra
öğrendiklerimizden bir sunum hazırlarız. Ondan sonra öğretmen beğenirse bütün
okula sunarız. Tamam?
Olur.
Babam geliyor mu anneciğim?
Her zamanki gibi çok yoğun.
Mert?
Sanmam.
Deden yalnız. Git derdini anlat. Belki razı olur.
Hadi oğlum.
Hadi. Hadi git konuş. Hadi benim güzel oğlum.
Hadi.
Mert'in ne istediğini söyledin mi anneciğim?
İnan şu saate kadar hiç imkanı olmadı.
Çalışmalarının son gününe gelince çok sinirli olur bilirsin. Hiçbir şey
söyleyemedim.
Merhaba dede.
Hoş geldin.
Hoş bulduk.
Sen buraların yolunu bilir miydin?
Otur.
Nasılsın oğlum?
Çok kötüyüm dede.
Neden?
Beni bir beş dakika dinler misin?
Sadece beş dakika.
Başla.
Dede.
Mert. Ne oldu oğlum?
Ne oldu?
Mert söylesene.
Hadi oğlum. Ne dedi dedem? Ne oldu? Mert söylesene.
Cumartesi günü saat 2'de buradayız. Ay çok
sevindim oğlum.
Bir dakika bir dakika.
Dedeni nasıl ikna etti?
Atatürk dedim.
Sevgili çocuklar.
Atatürk'ü tanımak.
Anlamak, anlatmak yalnız sizin ev ödeviniz değil, herkesin ev ve iş ödevi
yurttaşlık borcudur.
Ben bu nedenle her işimi erteledim. Teşekkür ederiz dede.
Ama Atatürk gibi büyük bir insan hayatını bir iki saate sığdırmak
imkansız. Atatürk'ü anlatan yerli ve yabancı binlerce kitap var.
Bu gördükleriniz, bu birikimin sadece bir bölümü.
Bu nedenle Atatürk'ün hayatını, kazandığı zaferleri, başardığı işleri
ana çizgileriyle anlatacağım.
Anlaştık mı?
Anlaştık. Dikkatle, sabırla, ilgiyle dinleyecek misiniz? Evet.
Güzel, o zaman başlıyoruz.
Evet çocuklar.
Atatürk 1881'de Selanik'te orta halli bir ailenin çocuğu olarak bu evde doğdu.
Bu evin bir benzeri Ankara'da Atatürk Orman Çiftliği'nde var. Gördünüz mü?
Evet. Güzel. Çocuğun adını?
Mustafa koydular.
Evet.
Babasını küçük yaşta kaybetti.
Mustafa'yı annesi Zübeyde Hanım büyüttü.
Zübeyde Hanım.
Dindar altın yürekli bir Türk annesiydi.
Oğlunu hep Mustafa'm diye çağırırdı.
Mustafa'm.
Mustafa bizim gibi bir halk çocuğu.
Evde kız kardeşi Makbule ile ceviz saklambaç gibi oyunlar oynuyor.
Tarlada karga kovalarmış. Karanlıktan korkarmış doğru mu? Yok canım. Kim
diyor? Ama korktuğu bir şey var.
Ne? Fare fare.
Mustafa doğduğu sırada Batı dünyası çok gelişmişti.
Bu gelişime ayak uyduramayan Osmanlı Devleti ise Yazık ki birçok alanda çok
yeri kalmıştı.
Fatih'in, Kanuni'nin görkemli imparatorluğu duraklamış, gerilemiş,
hasta adam diye anılır olmuştu.
Devlette halk da yoksul. Büyük çoğunluk okuma yazma bilmiyor.
Toplum hayatında kadının yeri yok.
Eğitim yetersiz, sağlık bozuk.
Sanayi sıfıra yakın.
Kapitülasyonlar can yakıyor. Bu acı durum yurtseverleri çok üzüyordu.
Ama bir çare bulamıyorlardı.
Küçük Mustafa bu ortam içinde büyüyor.
Temiz, titiz, dikkatli, gururlu, çalışkan bir çocuk.
Subayları görerek asker olmak istiyor.
Selanik'teki askeri ortaokula giriyor.
Matematik dersinde üstün başarı gösteriyor.
Matematik öğretmeninin adı da Mustafa.
Öğretmen diyor ki... İkimizin de adı Mustafa.
Bundan sonra seninki Mustafa Kemal olsun.
Atatürk'ün adı ortaokuldan beri Mustafa Kemal'dir.
Mustafa Kemal ortaokuldan sonra Manastır ilinde bulunan askeri liseye gidiyor.
Tarihe, Fransızca'ya ve okumaya özel önem veriyor. Diyor ki... Ben gençken
elime geçen iki kuruştan biriyle...
Kitap alırdım.
Siz Atatürk'ün karga koğlamasına değil, bu sözüne önem verin.
Çünkü okumayan insan gelişemez, olgunlaşmaz.
Atatürk kitapları dikkatle dura dura okuyor, işaretliyor, yanına notlar
alıyor. Ders çalışır gibi.
Atatürk kaç kitap okumuş olabilir?
350 400 500 600 700 750 800 82
1000 Bu soruyu hepinizin çok sevdiği ünlü
yazar Muzaffer İzgi'ye soralım mı? Olur.
Sayın İzgi, Atatürk kaç kitap okumuş? Merhaba çocuklar.
Atatürk'ün dikkatle okuduğu kitapların tam sayısını söylüyorum. Üç bin dokuz
yüz doksan yedi.
Pardon.
Yuvarlak hesap. Dört bin kitap.
Okullarda öğrendiğiyle kalmamış. Ben bilirim, benim dediğim doğrudur dememiş.
Makamının büyüklüğüne, saygınlığına, ününe değil, bilime, bilgiye sarılmış.
Salt bu niteliğiyle bile büyük insan.
Öğretmenimiz de bize çok güzel şiirler ve hikayeler okutuyor.
Öyle mi?
Öyleyse onu ve bütün öğretmenleri yürekten alkışlayalım. Hepsine teşekkür
ederim.
Atatürk sanatın her dalıyla ilgilenmiş.
Çünkü sanat zevkini tatmayan insan ilkel, basit, ham kalır.
Size bir şey söyleyeyim.
Mustafa Kemal bu arada dans dersleri alıyor.
İleride balolarda çok güzel vals yapacak.
zeybek oynarmış. Evet.
Dünyaya kapalı, yoksul, durgun bir doğu toplumunu özgürlüğe, çağdaşlığa
açmaya çalışıyor. Yaşama sevincine çağırıyor.
Bu çabasıyla yurttaşlarının ve dünyanın büyük saygısını kazanıyor. Ömrünü yakın
tarihimizle ilgili çalışmalara adamış olan Turgut Özakman'a soralım mı?
Doğru mu Sayın Hocam?
Doğru. Bu nedenle Anıtkabir her gün doluyor.
Birleşmiş Milletlerin Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu UNESCO'da 1981 yılını
yurduna ve insanlığa yaptığı hizmetler nedeniyle bütün dünya için Atatürk yılı
olarak kabul etmişti. Bu hepimize gurur verecek bir olaydır.
Nur içinde yatsın. Torunumla birlikte herkese iyi günler diliyoruz. İyi
günler. İyi günler Turgut Hoca. Şimdi yine Atatürk'ün gençliğine dönelim.
18 yaşında liseyi bitirdi. Ve sonra İstanbul'daki
harp okuluna girdi.
Temen rütbesiyle harp okulunu bitirdi. Harp akademisine geçti.
1905 yılında yani 20.
yüzyılın başında akademiden kurmay yüzbaşı olarak mezun oldu.
Askerlik hayatı başlamıştı. Zekası ve bilgisiyle orduda dikkati çekmişti.
İtalyanların Libya'yı işgal etmesi üzerine savaşmak için oraya gitti.
Libya Savaşı biterken Balkan Savaşı patlak verdi.
İstanbul'a döndü. Devlet de, ordu da yetersiz ve hazırlıksızdı.
Kısa zamanda yenildik.
Rumeli bütünüyle elden çıktı.
Oralardaki Türkler ana vatana göç etmeye başladılar.
Zübeyde Hanım da Selanik'ten kaçarak kızıyla birlikte İstanbul'a geldi.
Atatürk onları İstanbul'da Beşiktaş'ta bir eve yerleştirdi.
Balkan yenilgisi herkesi üzdü, utandırdı. Ama
bir uyanış, bir diriliş oldu. Milli bir heyecan...
Bir bilinç patlaması yaşandı. Dernekler kuruldu, kitaplar yayınlanmaya başladı,
şiirler yazıldı, marşlar bestelendi. Arkadaşlar, 20.
yüzyıla girildi ama biz hala orta çağda yaşıyoruz.
Yol yok, okul yok, doktor yok, her yerde yoksulluk var.
Sanayimiz sıfır, tarım ilkel, hazinemiz bomboş, borcumuz çok.
Kapitülasyonlar gırtlağımızı sıkıyor. Bu böyle gider mi?
O halde ne yapmalı?
Bir şeyler yapılıyordu ama ne yapılsa bu acı durum değişmiyordu.
Türkiye büyük çoğunluğuyla ortaçağ yaşıyordu. Daha yeni çağa
geçememişti.
Ortaçağ eşittir bilgisizlik artı yoksulluk artı gerilik artı
bağnazlık. Türkiye'nin ortaçağdan bütünüyle kurtulması için yeni çözümlere
ve Toplumu harekete geçirecek devrimci bir öncüye, bir öndere ihtiyacı
vardı. Bu önder tarih sahnesine Çanakkale'de çıkacaktı.
Bu sırada Birinci Dünya Savaşı başladı. Avrupa kan gölüne döndü.
Türkiye'de, Almanya'nın yanında İngiltere, Fransa ve Rusya'ya karşı bu
büyük savaşa katıldı.
İngiliz ve Fransız donanmaları Çanakkale Boğazı'nın karşısında toplandılar. Hücum
edecekleri anlaşılıyordu.
Sevgili çocuklar, bu Çanakkale Boğazı haritası. Bu gemiler düşman savaş
gemileri. Düşman Çanakkale Boğazı'ndan geçip de İstanbul'a gelirse,
Osmanlı Devleti çöker, savaş biter, Türkiye tarihe karışırdı.
Ama bir şey oldu.
Atatürk cephede bir görev istedi.
O zamanlar rütbesi yarbaydı. 19.
Tümen komutanlığına atandı. Tümeni Çanakkale'de görevlendirildi. Düşman
önce boğazı donanmayla denizden geçmeye yeltendi.
Usta Türk topçuları düşman zırhlılarından üçünü batırdı. Üçünü ağa
yaraladı. İngiliz amiral yenilgiyi kabul etti. Geri çekilme emri verdi.
İlk kez yenilmişlerdi.
Sonra ne yapmaya karar verdiler?
Söyleyeyim mi?
Söyle kızım.
Karadan geçmeye karar verdiler.
Bravo Gül.
Çocuklarımızın tarihimizi iyi ve doğru olarak bilmeleri bize sevinç ve gelecek
için güven veriyor. Ben de bunu açıklamak istedim. Güzel günler sevgili
çocuklar. Güzel günler.
Karadan geçebilmek için özellikle Gelibolu Yarımadası'na çıkarma yapmayı
planladılar.
Planın en önemli kısmına göre Arıburnu'na çıkacak ve Kocatepe'ye
ulaşacaklardı. Çünkü Kocatepe Gelibolu'da en yüksek, her yana egemen
bir tepe.
Kocatepe'de bulunmak, oradan savaş alanına bakmak ister misin?
Evet! Hadi öyleyse.
Şimdi Kocatepe'deyiz.
Kocatepe'den Arıburnu koyuna bakıyoruz.
Arıburnu Savaşı bu kesimde yapılacak. Şimdi gözlerimizi yavaşça güneye
kaydırıyoruz. Burası da Gelibolu Yaramadası'nın güney ucu.
Burada da çok kahramanca savaştı Mehmetçik.
Burası da Boğaz ve karşıda da Çanakkale şehri.
Bu her yanı gören tepeyi ele geçiren Boğaz'ı sonra da İstanbul'u ele geçirir.
Düşman 25 Nisan 1915.
Sabaha karşı harekete geçiyor.
Çıkarma yapacağı yerleri savaş gemilerinin ağır toplarıyla uzun uzun
dövüyor.
Sonra çıkarma başlıyor.
Yüzlerce gemi, binlerce düşman askeri.
Yarbay Mustafa Kemal Bey tümenini kimseden emir almadan, çünkü emir
verecek olanlar görevleri başında değil, Kocatepe ile Arıburnu arasına
ilerletiyor.
Kocatepe'ye ilerleyen düşman birliklerini durduruyor, sonra da eze
eze deniz kıyısına kadar geri sürüyor.
O gün, Atatürk'ün Arıburnu kahramanı Mustafa Kemal olarak tarih sahnesine
çıktığı büyük gündür.
Mustafa Kemal, Arıburnu başarısına üç yeni zafer daha ekiler. Birinci
Anafartalar Zaferi, Conkbayırı Zaferi ve İkinci Anafartalar Zaferi. Bu son
zaferle Çanakkale Savaşı bitti.
Bu milletimize büyük bir özgüven verdi.
Milli mücadele bu özgüvenin eseridir.
Çanakkale zaferi bizim için çok büyük anlam taşır. 18 Mart günü deniz ve kara
zaferlerini birlikte kutluyoruz.
Çanakkale'den bir sahne izleyelim mi?
Evet dedi çok iyi olur.
O ateş yağmuru, o savaş yamanlığı altında.
Bakınız Atatürk İstanbul'da yaşayan bir arkadaşına mektup yazarak ne istiyor?
Savaş koşulları içinde insan sertleşiyor.
İstanbul'a dönünce sanat ve müzik sohbetlerinin tadına varamayacağımdan
kaygılanıyorum.
Bana lütfen sanat kitapları yollayınız.
Atatürk'ü, Atatürk yapan sır bu. Her koşulda okuması, bilgilerini yenilemesi.
Boğaz şimdi bir barış yolu. Gelibolu Çanakkale Tarih Sergisi.
Müzelere, savaş alanlarına, şehitliklere, anıtlara bir göz atalım
mı? Evet!
Peki.
Çanakkale
Bu da sevgili çocuklarım Çanakkale Boğazı'nın girişindeki bütün Çanakkale
kahramanları için dikilmiş büyük anıt.
Yurtseverliğin ne olduğunu dünyaya öğreten bütün kahramanlarımızı saygıyla,
rahmetle anıyoruz.
Ne güzel bir yurdumuz var değil mi?
Mustafa Kemal kazandığı zaferler nedeniyle madalyalarla yüceltildi. Önce
albaylığa sonra da paşalığa yükseltildi. Mustafa Kemal Paşa oldu.
Dede düşmana ne oldu?
O kudretli zengin ordular karada da yenemeyeceklerini anladılar ve
Gelibolu'dan kaçtılar.
Güle güle.
Çanakkale geçilmez.
Atatürk herkesin bildiği, tanıdığı bir kahraman da artık.
Adı efsane gibi dilden dile yayıldı. Doğuda ve Suriye cephesinde büyük
ordulara komuta etti.
Ünü daha da arttı.
Her fırsatta okuyor, ülkesinin sorunlarını düşünüyor ve arkadaşlarıyla
görüşüyordu. Savaş uzayıp gitmekteydi.
Dört yıl sonunda zaten yoksul olan devletin gücü tükendi.
Hükümet 1918'de yenilgiyi kabul etti.
Türkiye, galiplere teslim oldu.
Çanakkale boğazından geçen 55 düşman savaş gemisi, 13 Kasım günü İstanbul
boğazına girdi.
Mustafa Kemal Paşa da o gün cepheden İstanbul'a dönmüştü.
Düşman zırhlılarını gören yaveri, hüzünle Mustafa Kemal Paşa'ya baktı.
Mustafa Kemal Paşa, yaverine dedi ki,
Geldikleri gibi giderler.
Sadece üç kelime.
Geldikleri gibi giderler.
Bu üç kelime Mustafa Kemal Paşa'nın kendine, milletine ve Türkiye'nin
geleceğine ne kadar güvendiğini gösterir.
Haklı çıktı.
Haklı çıkmasaydı bugün övünerek andığımız bir yakın tarihimiz ve çağdaş
bir devletimiz olmazdı.
Şimdi...
Yine o acı günlere dönelim.
Yenilgi üzerine galipler ve fırsatçılar Türkiye'yi dört bir yandan işgale
başladılar.
Orduyu dağıttılar, silahları topladılar, demir yollarına ve postanelere el
koydular. Basını denetim altına aldılar.
Hükümet ümitsiz, halk bitik.
Aydınlar dağınık ve karamsardı.
Yine bir şey oldu bu sırada.
Doğu Karadeniz kıyısında Rum çetelerle Türk köylüler arasında olaylar
yaşanıyordu.
Hükümet bu olayları yatıştırması için Mustafa Kemal Paşa'yı ordu komutanı
olarak Doğu Anadolu'ya atadı.
Paşa aylardır İstanbul'daki bu evde arkadaşlarıyla konuşuyor, kurtuluş
savaşını başlatmak için çareler arıyordu. Bu atamayı iyi bir fırsat
olarak değerlendirdi.
Annesiyle kız kardeşiyle vedalaştı.
Mustafa Kemal Paşa ve karargahı Bandırma isimli küçük bir gemiyle Samsun'a
hareket ettiler.
19 Mayıs 1919 günü Samsun'da Anadolu toprağına ayak bastılar.
O küçük tarihi bandırma gemisi artık yok ama Samsun'da işte böyle birebir bir
benzeri var.
Emeği geçenlere teşekkür ederiz. Biz de.
Şimdi dikkat edin.
Kurtuluş Savaşı dediğimiz o olağanüstü dönem başlıyor.
Elde bu mücadele için gerekli hiçbir şey yok. Tersine birçok engel ve zorluk var.
E Atatürk nasıl başarıyor?
Başarıyor çünkü üstün zekalı bir örgütçü.
Büyük bir asker.
Gerçek bir aydın, bir dahi.
Her olasılığı düşünüyor.
Bir başına hareket etmiyor.
Amacını halka açıkça anlatıyor, benimsetiyor.
Hayale kapılmıyor.
Adım adım yürüyor.
Yapamayacağını söylemiyor, söylediğini yapıyor.
Milletine güveniyor.
Milleti de ona güveniyor.
Türkiye canlanıyor.
Önce Erzurum Kongresi toplanıyor.
İstanbul yönetimi Paşa'yı görevden alıyor.
Bunun üzerine o da o kadar çok sevdiği askerlikten ayrılıyor.
Sade bir vatandaş oluyor.
Kongre Mustafa Kemal Paşa'yı başkan seçiyor.
Erzurum'u Sivas Kongresi izliyor.
Bütün dernekler, kuruluşlar birleşiyor. Tek yürek, tek yumruk oluyor.
Yorgun Anadolu kemikleri çatırdayarak ayağa kalkıp dikiliyor.
Ya bağımsızlık, ya ölüm.
Mustafa Kemal Paşa ve yönetici arkadaşları her yana yakın olmak için 27
Aralık 1919'da Ankara'ya geliyorlar. Neredeyse bütün Ankaralılar bu kurulu
karşılamaya çıkıyor. Ankara efeleri yani sevmenler şöyle bağırıyorlar.
Paşam seni görmeye geldik uğrunda.
Garipler bu milli coşkuyu, bu uyanışı durduramayacaklarını anlayınca İstanbul
'u kesin olarak işgal ettiler.
Yurtseverleri tutukladılar.
İstanbul yönetimi artık düşman elinde kukla bir yönetimdi.
Mustafa Kemal Paşa Ankara'da Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni toplantıya
çağırdı. 23 Nisan 1920 günü meclis şu küçük sade binada
toplandı.
Türk tarihinin en önemli günlerinden biridir.
Tam bağımsız, özgür, çağdaş Türkiye Cumhuriyeti'nin temelleri burada atıldı.
Bu bina bugün müze. Burayı görmemek olmaz.
Milletvekilleri işte bu gösterişsiz salonda toplanıyorlar.
Burası başkanın kürsüsü. Konuşmacılar bu kürsüden konuşuyorlar.
Burası da konuşmaları kaydeden tutanakçıların yeri.
Milletvekillerinin oturdukları sıralar.
Sıralar okullardan toplanmıştı.
İki yandaki balkonlar dinleyiciler içindi.
23 Nisan günü en yaşlı üye meclisi açtı.
Mustafa Kemal Paşa Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı'na seçildi.
Muhterem Efendiler!
Bu değer bilir kararınız dolayısıyla.
Oraya buraya dağılmış 30-40 bin kadar askerimiz birkaç küçük çetemiz kalmıştı
elde. Buna karşılık karşımızda 400 bin silahlı işgalci bulunuyordu.
Bire karşı 10.
Üstelik düşmanların savaş gemileri, uçakları, topları ve bol paraları vardı.
İstanbul yönetimiyle bir kısım aymazlar da kurtuluş savaşına karşı
çıkıyordu. Kısacası çocuklar.
Sorun çoktu.
Zafere ulaşmak imkansız gibi görünüyordu. Hepsini yendik ama değil mi
de? Evet evlat.
Hepsini yendik. Çak.
Çak.
Çak. Çak. Çak. Otur otur.
Doğuda, güneyde ve kuzeyde işgalcileri ve fırsatçıları yendik. Ama batıda
galiplerin desteklediği hepsinden kalabalık Yunan ordusu vardı. Biz bu
orduyu... İnönü'de iki defa yenilgiye uğrattık ama gücümüz
bütünüyle yenmeye yetmiyordu.
Kadınlarımız da bu savaşlara katıldılar.
Gizli örgütler İstanbul'dan İnebolu'ya binbir oyunla silah ve cephane
kaçırıyorlardı. Her biri bir film olacak yüzlerce heyecanlı serüven.
Ninelerimiz de karınca dizileri gibi durmaksızın kanı kollarıyla bu silah ve
cephaneleri karda, tipide, fırtınada işte bu uçurumlu yollardan geçerek
İnebolu'dan Ankara'ya taşıyıp yetiştirdiler, zafere ortak oldular.
O zaman bu yollar tabi böyle değildi, toprak kervan yollarıydı. Yurtseverler
bu yola istiklal yolu adını vermişlerdi. Bu yol şimdi anıtlarla, yazıtlarla
süsleniyor.
Yunan ordusu ele geçirmek ve savaşı bitirmek ümidiyle Ankara'ya doğru
yürüyüşe geçti. Mustafa Kemal Paşa başkomutanlığı üzerine aldı.
Milleti varlığının yüzde kırkını orduya vermeye çağırdı. Yurtsever halk
bu büyük çağrıya uydu, varına ordunun emrine verdi.
Mustafa Kemal Paşa bir bildiri yayınlayarak halka güvence verdi.
Dedi ki, Düşmanı ana yurdumuzun bağrında yeneceğim.
Bu genç adam milletin milli şerefini, zafer ümidini,
kurtuluş iradesini temsil ediyordu.
Cepheye hareket etmeden önce çocuklar yaverini çağırdı.
Gel. Salih.
Kız kardeşimden mektup geldi.
Paraları bitmiş.
Anneme bu notun gizlice ulaşmasını sağla.
Al şusunu.
O küçük notta ne yazıyordu biliyor musunuz? Ne yazıyordu?
Mustafa Kemal Paşa İstanbul'daki annesine Şöyle diyordu.
Bankada biraz param vardı. Onu harcayın.
Yetişmezse evdeki halıları satarsınız.
Yeni Türkiye'nin başkomutanı da o tarihteki Türkiye gibi yoksuldu.
Ama dünyaya meydan okuyacak kadar yürekliydi. Çünkü haklıydı.
Yurdunu geri istiyordu.
Ve düşmanı yenmek üzere cepheye hareket etti.
Burası Polatlı ile Ankara arasındaki Alagöz'de bulunan başkomutanlık
karargahı. Mustafa Kemal Paşa Sakarya Savaşı'nı buradan yönetti.
Bir kaza geçirdi.
Bir kaburgası kırıldı.
O durumda bile gerektikçe cepheye gittiği komutanlara ve askere şevk
verdi.
Savaşı yeni bir anlayışla yönetti. Dedi ki müdafaa çizgisi yoktur, müdafaa alanı
vardır. O ne demek dede?
Bu şu demek.
Hiçbir birlik yanındaki birlik geri çekilmek zorunda kalsa bile ona uyarak
geri gitmeyecek, bulunduğu yerde kalacak, savaşmaya devam edecek. Yani
ülkemizi nokta nokta savunacağız.
Anlaşıldı mı? Evet. Şimdi çocuklar Sakarya Savaşı'nın kalbi olan
Polatlı'ya gidiyoruz.
Polatlı kavşağını geçtik. Sakarya nehrine kadar sağda solda gördüğümüz bu
topraklar savaş alanlarıdır.
Buradan geçerken şehitlerimizi saygıyla anın.
Hadi iki gazi tepeyi yakından görelim.
Burası Dua Tepe.
Düşmandan ilk geri aldığımız tepe.
Tepenin doruğundayız.
Heykeller Sakarya zaferini temsil ediyor.
Şu Sakarya Vadisi'nin güzelliğine bakınız çocuklar.
Burası da taarruzumuzun son döneminde geri aldığımız Kartaltepe. Bu da
Mehmetçik heykeli. Askerce iki katımız, silahça dört katımız olan düşman
ordusunu Sakarya'da yendik.
Ordumuz bu savaşta harikalar yarattı. Düşman ordusunun yarısı savaş dışı
kaldı.
Mustafa Kemal Paşa düşman ordusunu vatanın bağrında yenmişti. Düşman ordusu
bir daha taarruz etmeyi aklının ucundan bile geçiremeyecekti.
Meclis Mustafa Kemal Paşa'ya gazi sanı ve maraşal rütbesi verdi.
Paşa çok sevdiği askerlik mesleğine kavuştu.
Bu zafer için can, kan ve emek veren atalarımızı, ninelerimizi
minnetle, rahmetle anıyoruz.
Çocuklar da vardı değil mi Kaan'ın kollarında? Evet yavrum.
Çocukların Kaan'ın kollarında ve Gaziantep Savaşı'nda büyük hizmetler
oldu. Keşke hepsinin filmlerini yapabilsek.
Ben büyüyünce böyle filmler yapacağım.
Ben de oynarım. Ben de oynarım.
Ben de bajrele oynayacağım.
Dikkat ediyoruz. Şimdi Kurtuluş Savaşı'nın son aşamasına geldik.
Ordu büyük gizlilik içinde.
Son hazırlıklarını yapıyor Mustafa Kemal Paşa'nın en yoğun olduğu dönem.
Birçok önemli işi arasında bir işi daha vardı.
Abdurrahim'le ders çalışmak.
O da kim?
Mustafa Kemal Paşa Doğu cephesinde komutanlık yaparken evsiz baksız kalmış
bir çocuğu evlat edinmiş.
İstanbul'u annesine yollamıştı. İşte Abdurrahim.
O çocuk.
Bu aralar onu yanına getirtmişti.
Abdurrahim ile çalışmak Atatürk'ü dinlendiriyordu.
Onun iyi bir insan, iyi bir yurttaş olmasına çok özeniyordu.
Zamanı gelince Avrupa'ya yolladı.
Abdurrahim yüksek elektrik mühendisi oldu.
Mustafa Kemal Paşa daha sonra annesini Ankara'ya getirmiş.
Aile üç yıl sonra tekrar bir araya gelmiş.
Çocuklar, Atatürk annesine olağanüstü saygılı bir evlattı.
Sabahları elini öpmeden, duasını almadan dışarı çıkmazdı.
Ağustos ayında bir yıldır süren yoğun çalışmalar sona erdi.
Ordu artık taarruza hazırdı.
Bu bir yıl içinde düşman da cephesini çok güçlendirmişti.
Türk ordusu 6 ayda bu cepheyi yarmayı başaramaz dediği duyulmuştu. İşte ordu
plan gereği bu güçlü, aşılmaz denilen cepheye taarruz edecekti.
Kocatepe'den bu cephenin şimdi nasıl göründüğüne bir bakalım.
Sağ yanda Afyon var, sol yan İzmir yönü. Bütün bu tepeler dikenli teller,
makineli tüfekler toplarla birer kale gibi berkitilmişti. Ordu eğer bu cepheyi
yarmayı başarırsa düşman çevrilip yenilecek, yurdumuz düşmandan
temizlenecekti.
Çocuklarım, on binlerce askerimiz 25 Ağustos
1922 akşamı hava kararınca derin bir sessizlik içinde
düşman mevzilerine yaklaştı. 26 Ağustos sabaha karşı başkomutan ve
büyük komutanlar da savaş alanını gören Kocatepe'ye çıktılar.
Ordu nefesini tutmuş bekliyordu.
Gün ışımaya başladı.
Başkomutan beklenen işareti verir vermez.
Yüzlerce top birden gürlemeye başladı. Yer gök birbirine karıştı.
Ordu fırtına gibi esiyordu. Yıkılmaz sanılan düşman cephesi 36 saatte yarılıp
ikiye ayrıldı.
Düşman ordusu birkaç parçaya bölündü. Büyük bölümü 30 Ağustos günü sarıldı.
Başkomutanları bile yakalandı.
Ünlü bir yazarımız çocuklar özetle şunları söylüyor.
Nemiz varsa bağımsızlığımızı, hürriyetimizi, vatanımızı, şerefimizi
hepsini her şeyi 30 Ağustos zaferine borçluyuz.
Ordumuz kanatlanmış uçuyor. Vatan şehir şehir geri almıyordu. Yiğit ordumuz
zafer üzerine zafer kazanarak ilerledi ve 9 Eylül günü İzmir'e gitti.
İşgalciler, sömürcüler denize döküldüler. Hainler kaçıştılar. Türkiye
bayram yerine döndü.
Esir milletler de bizimle birlikte bayram ettiler.
Mustafa Kemal'i doğunun kahramanı ilan ettiler. Bağımsızlık savaşımız hepsine
örnek oldu. Sevgili çocuklar, bugünler her yurtseverin içini gurur ve
mutlulukla dolduran büyük milli günlerdir.
Kurtuluş Savaşı dönemini çok iyi öğrenin. Olur mu?
Tamam.
Bunu hiçbir zaman unutmayın sevgili çocuklar.
Sevgili çocuklar, bir gün Mustafa Kemal cephede dolaşırken gözüne bir
hat sanatı ilişiyor. Hat sanat demek eski yazıyı güzel yazmak demek.
Kim yaptı bunu diyor.
Hatta bir arkadaşımız var efendim, Macit İstanbullu, o yaptı diyorlar. Çağırın
gelsin diyor.
Çağırıyorlar, geliyor Macit. Buyurun komutanım diyor.
Sen mi yaptın bunu diyor. Ben yaptım komutanım diyor. Neden yaptın diyor.
Arkadaşlarım görsün, nerede komutanım diyor.
Ne zaman yaptın diyor. Dün gece nöbette, cigaramın ateşinde yaptım komutanım
diyor. Kaç senedir had sanatıyla uğraşıyorsun sen diyor.
Yedi senedir bu sanatı yaparım komutanım diyor.
Nerelisin sen? İstanbulluyum komutanım diyor.
Yüzbaşıyı çağırın bana diyor. Komutan geliyor yüzbaşısı.
Bunun sivillerini verin İstanbul'a yollayın memleketine diyor.
Komutanım ben buraya savaşmaya geldim diyor.
Hadi git evladım sen.
Memleketin sanatkarı ihtiyacı var.
Öleceksek biz ölürüz diyor.
Mustafa Kemal sanata ve sanatçıya bu kadar değer veriyordu sevgili çocuklar.
İzmir'e geldiği zaman düşman kralı kalacağı eve...
yere serilen Türk bayrağını çiğneyerek girme küçüklüğünü göstermişti.
Çok ayıp etmiş. Bu çirkin olayı unutmayan halk, Mustafa Kemal'in
kalacağı evin girişine de çiğnesin diye düşman bayrağını serdi.
Şimdi söyleyin bakalım bana çocuklar.
Mustafa Kemal Paşa eve o bayrağı çiğnerek girer mi? Hayır.
Neden? Çünkü o Atatürk. Bravo.
Aferin çocuk. Çünkü o büyük bir asker.
Başka milletlere de saygı duyan yüce bir yurtsever.
İnce, olgun, bilge, barışçı, uygar bir
insan.
Evet Sayın Yıldız Kenter, böyle olduğu için o bayrağı çiğnemedi, kaldırdı ve
eve öyle girdi.
Bundan sonra Atatürk'ü daha yakından tanıyacağız.
Hazır mıyız?
Hazırız.
Kardeşime izin verdiğiniz için teşekkürler. Hoş geldin.
Hoş bulduk.
Atatürk zafer dönüşü Ankara'da görülmemiş bir coşkuyla karşılandı.
Ankara'ya büyük görevler bekliyordu. Türkiye büyük çoğunluğu ve büyük
bölümüyle ortaçağ yaşıyordu. Ne demekti ortaçağ? Ortaçağ bilgisizlik, yoksulluk,
gerilik ve bağnazlıktır.
Aferin sana.
Yeni devletin güçlü, özgür ve ileri olabilmesi için bir de ortaçağı yenmesi
gerekiyordu. Buna uygarlık savaşı diyelim. Türkiye bu savaşı da
kazanmalıydı değil mi?
Evet.
Atatürk bunun için bütün yurtseverlere ama en çok
öğretmenlere güveniyordu. Çünkü öğretmen bir milletin geleceğini belirler.
Zaferden hemen sonra öğretmenlere şöyle seslendi.
Öğretmen hanımlar.
Öğretmen beyler, bugün ulaştığımız nokta gerçek
kurtuluş noktası değildir.
Kurtuluşa ancak uygar, çağdaş,
bilime, fenle, insanlığa saygılı, bağımsızlığın
değerini ve şerefini bilen, hurafelerden arınmış,
Fikri ve vicdanı hür bir millet olduğumuz zaman ulaşabiliriz.
Öğretmenlere böyle sesleniyor.
Bizim için de bir şeyler söylüyor mu?
Söylemez mi?
Doğru diyorsunuz Sayın Paşam. Bu konuda ne mal olacağız?
Gir!
Çözüm bekleyen pek çok sorun vardı. Bunlara görüşüyorlardı. Yaver, Mustafa
Kemal Paşa'ya beklediği misafirlerin geldiğini haber verdi.
Öyleyse izin isterimiz.
Hayır lütfen. Bu çok değerli misafirleri birlikte karşılayacağız.
Buyurun.
Lütfen, lütfen. Bırakın, rahat etsinler.
Teşekkür ederim çocuk.
Ben çok güzel bir şiir ezberlemiştim ama unuttum.
Özür dilerim.
Üzülme.
Senden, sizlerden, bu çiçeklerden daha güzel şiir olur mu?
Küçük hanımlar, küçük beyler.
Sizler, her biriniz bizim geleceğimizin gülü, yıldızı, talih ışığısınız.
Bu memleketi asıl aydınlığa büyüyünce sizler bulacaksınız.
Kendinizin ne kadar önemli, ne kadar değerli olduğunu düşünerek ona göre
çalışın. Olur mu? Olur!
Söz mü? Söz!
Sevgili çocuklar, biz arkadaşlarımla ne yaptıysak sizler için yaptık.
Sizin mutluluğunuz, sağlığınız, başarılarınız,
Özgürlüğünüz, gururunuz, onurunuz için yaptık.
Başınız dik gezin diye yaptık.
Sizin bu temiz sevginiz bizim için en değerli armağandır.
Sonra da 23 Nisan'ı çocuk bayramı olarak sizlere armağan etti.
Biliyor musunuz dünyada çocuk bayramı olan tek ülkeyiz.
Olaylar büyük bir hızla gelişiyordu.
Saltanatın kaldırılacağı, cumhuriyetin ilan edileceği anlaşılıyordu. Bir
milletvekili Mustafa Kemal Paşa'yı ziyarete geldi.
Anlaşılıyor ki padişahlık kaldırılacak.
Bir gün halifelikte tarihe karışacak.
Yüzlerce yıllık düzen değişecek.
Bunları halkın iyiliği için yaptığını biliyoruz.
Ama pek çok düşman kazanacaksın.
Hayatın her gün tehlikede olacak.
Gel bu işten vazgeç sevgili paşam.
Padişahlığı da, halifeliği de kendin üstüne al.
Bugünkü kudretine, şanına, onların kuvvetini, şerefini de ekle.
Tahtınla, sarayınla.
...hareminle, hazinenle keyfince yaşa. Bunları söylemeyi boş biliyorum.
Dedikleriniz doğru hocam.
Bazıları bana düşman kesilecekler.
Hayatım bunlar yüzünden tehlikede olacak.
Evet, evet.
Ama hocam, halkın önüne düşen bir adam artık kendini değil... ...halkın özlem
ve ihtiyaçlarını temsil eder.
Bu nedenle ben sizin tavsiyenizi kabul edemem.
Artık halk da kabul etmez zaten.
Ben bu görevi her türlü tehlikeyi göze alarak üstlenmiştim.
Benim için dua ediniz.
Rahatı, keyfi, gününü gün etmeyi değil, milletin yararı için zoru seçin.
Haksızlıklara, iftiralara uğramayı göze aldı. Millet yolunu terk etmedi.
Ama çocuklar, millet de bu soylu tutumun
anlamını sezdi, hissetti, anladı. Sevgi ve saygıda kusur etmedi.
Öldüğü zaman babasını, kardeşlerini, çocuğunu kaybetmiş gibi
kan ağlamıştı.
Şimdi yine tarihe dönelim.
Lozan'da Barış Antlaşması imzalandı. Böylelikle Kurtuluş Savaşı amacına
ulaştı. Tam bağımsız olduk. Sonra da Cumhuriyet ilan edildi. Ülke ve devlet
padişahındı, milletin oldu.
Mustafa Kemal Paşa Cumhurbaşkanı seçildi.
Şimdi ortaçağı yenmek için birçok devrim yapmak.
Yeni kurumlar kurmak, çağdaşlaşmak gerekiyordu. Üstelik birçok yer yanıp
yıkılmıştı. Yüz binlerce insan evsizdi. Halkın büyük çoğunluğu sağlıksızdı. Yüz
erkekten çocuklar, sadece yedisi okur yazardı.
Kadınlar? Bu oran maalesef kadınlarda binde dörttü. Yani hiç.
Evet. İşte Cumhuriyet'in başlangıcında bu acı durumdaydık.
Bu zorlukları aşmaya nasıl başardılar?
Bu soruyu gelin Sayın Profesör Sevda Şener'e soralım.
Çok çalışarak, çok sabırla, çok düşünerek, halkın desteğiyle
ve büyük bir yurt sevgisiyle ulaşmayı başardılar.
Yurt sevgisinin yenemeyeceği güçlük yoktur. İyi, doğruyu, güzeli arayarak,
deneyerek yılmadan birçok güçlüğü yendiler.
Batılı yazarlar bu hızlı gelişme Türk mucizesi diyorlar.
Birçok devrimler yapıldı.
Birçok kurumlar kuruldu. Toplum adım adım çağa açıldı. Kadın erkek eşitliği
sağlandı. Eğitime ve bilime çok önem verildi. Sanayileşme başladı.
Salgın hastalıklar denetim altına alındı. Yeni yollar, barajlar,
fabrikalar, müzeler, okullar, kitaplıklar, spor alanları, halk evleri,
köy eğitmen okulları, Türk kuşu açıldı.
10. yıla bu büyük gelişimin yarattığı coşkuyla girildi. Atatürk 10.
yıl dolayısıyla 1933'te unutulmaz bir konuşma yaptı.
Bazı kısımlarını birlikte izleyelim.
Cumhuriyetimizin 10.
yılını doldurduğu en büyük bayramdır. Kutlu olsun
yurttaşlarım. Az zamanda çok...
ve büyük işler yaptık. Çünkü Türk milleti, milli
birlik ve beraberlikle güçlükleri yenmesini bilmektir.
Türk milletinin karakteri yüksektir.
Türk milleti çalışkandır.
Türk milleti zekidir.
Ne mutlu olursun diyene!
Çağdaş uygarlık yolunda büyük bir gelişme sağlanmıştı. Bu hamle durmadı,
daha da gelişti. Bugüne eriştik.
Emeği geçen herkese teşekkürler.
İşte Cumhuriyet.
İzlediğiniz için
teşekkür
ederim.
Sevgili çocuklar, bu değerli, bu güzel Cumhuriyet sizlere emanet. Ona
sahip çıkın.
Atatürk'e silah arkadaşlarına Cumhuriyet'e kanat gelenlere nasıl
aykulabiliriz? Güzel bir soru. Bunun yanıtını iki büyük çılgın Türke soralım.
Ne dersiniz Sayın Muaziz İlmiyaçı?
Sevgili çocuklar, düşünerek, araştırarak, sorgulaya
çalışın. Başarının en büyük etkeni budur. Ve daima
okuyun, çok okuyun.
Okuduklarınızda da sorular sormayı asla unutmayın.
Siz ne diyorsunuz Sayın Hayrettin Karaca?
Arkadaşlar, ne sevinçliyiz değil mi?
Ne kadar mutluyuz değil mi? Neden? Biz Atatürk'ün çocuklarıyız. Biz Atatürk'ün
çocuklarıyız. Genç, genç olacağız. Atatürk'ün gençleri olacağız. Onun
yolunda yürüyeceğiz.
Ne güzel değil mi? Ne güzel değil mi?
Sevinçliyiz değil mi?
Evet.
Çocuklar böylece konuşmamın tarih bölümü bitti.
Atatürk'ü asker, devlet kurucu ve önder olarak büyüklüğünü, önemini,
unutulmaz hizmetlerini çok kısaca gördük.
Şimdi istiyorum ki Atatürk'ü daha iyi tanıyın diye onun özel hayatından bazı
sahneler görelim. Ne dersiniz?
Evet, hadi bakalım. Soru serbest.
Söyleyeceğim.
Atatürk içkiyi içer miydi?
İçerdi. Ama uygarca. Ölçüyü korurdu.
Gündüzleri hele savaşta ve önemli günlerde asla
içmezdi.
Sofrası bir düşünce alanıydı.
Yöneticiler, profesörler, sanatçılar... Yurt ve dünya sorunlarını tartışırlardı.
Konuklara ve sofranın düzenine çok önem verirdi. İster misiniz bir Atatürk
sofrası görelim?
Hadi.
Atatürk'ün sofrası işte böyle düzenli, titiz, özenli, düzeyli bir sofraydı. Ne
lokanta ne ev sofrasına benzerdi.
Lav balilik ölçüyü kaçırmak söz konusu değildi. Onun içindir ki Atatürk'ün
sofrası bütün görgü tanıklarınca yüceltilmiş, övülmüş bir düşünce bahçesi
olarak nitelendirilmiştir. Bu konuda bir takım çağ dışı eleştiriler var. Dikkati
almamanızı dilerim.
Hiç eğlenmez miydi?
Bunca hizmetten sonra eğlenmek yerden göğe hakkıydı. Atatürk de zaman zaman
yakın arkadaşlarıyla buluşur, eğlenir, şarkılar söylerlerdi. Bu okuldaki ders
arası gibi bir şeydi, dinlenme anıydı.
Atatürk çok kuvvetli biri miydi?
Çok çalışkan, neredeyse yorulmak bilmez biriydi. Ama öyle
olan dışı fizik özellikleri yoktu, bizim gibi biriydi.
Bazı dahiler gibi garip özellikleri de yoktu. Doğal bir insan.
Atatürk hiç yanılır mıydı?
Tabii yanılmaz mı?
Özel hayatına yanılınca kendine kızar. Hatta kendisiyle alay da ederdi. Ama
milleti, devleti ilgilendiren konularda yanılmamak için bazen yıllar süren ön
hazırlık yapıyor. Okuyor, araştırıyor, danışarak, tartışarak konuyu
olgunlaştırıyor. Bu sayede...
...yanılgıya yer bırakmıyor.
Gülen resmi neden o kadar az? Ne yazık ki öyle.
Ama özel hayatına neşeli. Hatta zaman zaman muzip biri.
Mesela arkadaşı... ...Nuri Conker'i işletmeye bayılıyor.
Sırasında... ...çocukla çocuk olan... ...doğa ve hayvan dostu.
Hanımlara... ...öğretmenlere, yaşlılara...
çok saygılı, şarkı söyleyen, barışçı, duyarlı,
merhametli, kibar, ince,
hiç övünmeyen, sanatsever,
genç ruhlu, ömrünü milletine adamış.
Bir halk deyimiyle,
Adam gibi adam.
Duyuyoruz. Atatürk'ü eleştirenler var. Kim bunlar?
Çok kısa anlatayım. Bunların bir kısmı çağdaşlığı istemeyenler.
Eğer bunlar Osmanlı Devleti'nin bu durgun anlayış yüzünden battığını
bilseler... ...çağdaşlığa dolayısıyla Atatürk'e karşı gelmekten vazgeçerler.
Bir kısmı da yakın tarihimizi ve Atatürk'ü yalan yanlış bilenler.
Tarihimizi doğru dürüst öğrenen kişi...
Atatürk'e ve çağdaşlığa karşı olmaktan uzaklaşır.
Teşekkür ederiz dede.
Rica ederim.
Evet çocuklar.
Atatürk 1923 yılında Cumhuriyet'in ilanından önce İzmir'de Latife Hanım'la
evlendi. Amacı çağdaşlaşma yolunda örnek bir aile olmaktı. Ankara'ya geldiler.
Atatürk 1 Mart günü mecliste çok önemli bir konuşma yapacaktı.
Yakın arkadaşı Nuri Conker'le Kılıç Ali'ye bir düşüncesini açtı.
Ben yarın Latife'nin dinleyici olarak meclise gelmesini istiyorum.
Olmaz paşam. Bin türlü laf ederler.
Ama birinin ilk adımı atması gerek.
Bu adımı başka adımları izler ve bakarsınız günün birinde kadınlar
meclise milletvekili olarak girerler.
Bazen ne kadar hayalci oluyorsun.
Buna hayal değil, hedef denir Nuri.
Gerektiğinde eleştirilmeyi de göze alarak bu yolu açmak ve suyun akmasını
sağlamak zorundayız.
Dinleyici balkonunda oturur, beni dinler. Siz ikiniz de ona eşlik
edersiniz.
Meclise ilk kez bir kadın ayak basmıştı.
Milletvekilleri çok şaşırdılar. Homurdananlar dahi oldu. Bu arada
Atatürk ileriye dönük emellerini açıklıyordu.
Önemli merkezlerimizde çağdaş kitaplıklar, bitki ve hayvanat
bahçeleri, konservatuvarlar, müzeler, sergi salonları,
sanat atölyeleri, temsiller, halk için gece dersleri,
din adamları için pratik kurslar, halkı aydınlatacak bedava yayınlar, çeşitli
okullar, fidanlıklar, Sağlık merkezleri, hayır kurumları, basım evleri.
Tekrar teşekkür ederim Latif.
Çok iyiydim.
Ben kadın erkek eşitliğinin günün birinde sağlanacağına kesinlikle
inanıyorum.
Sen şimdi bana yine hayal kuruyorsun diyeceksin Nurcum ama haklı hayaller
damla damla birikir, günün birinde gerçek oluverirler.
Günü gelince...
Hanımlar gerçekten milletvekili seçilerek meclise girdiler ama
emellerinin hepsini yazık ki gerçekleştiremedik. Şimdi bir başka
konuya geçiyoruz. Yine imkansız sanılan bir işe girişiyor. Kimilerinin hayal
diye nitelediği bir girişim bu.
İşte.
Alacağım yer burası.
Ufka kadar.
Ama burası çorak bir yer.
Paşam vazgeç Allah aşkına. Burada ısırgan otu bile bitmez.
Böyle bir yerde örnek çiftlik kurulabilir mi?
Gösterdiğim kimseler de tıpkı böyle dediler.
Ama ben sizler gibi düşünmüyorum. Burası çorak değil.
Bakımsız. İşlenmemiş.
Yani sevgi görmemiş.
Tıpkı zavallı halkımız gibi.
Birkaç yıl içinde halkımızın da buranın da canlandığını göreceksiniz.
Gel bakalım.
Gerçekten öyle oldu.
Kalk bakayım ben de şöyle oturayım.
İkisi de canlandı.
Yeni Türk harflerini öğretmek için şehir şehir gezdi. Herkesin okuma öğrenmesi
için çalıştığı halkı uyandırdı.
O bakımsız toprakta ilgi ve sevgi görünce canlandığı yeşerdi.
Cennete benzedi. Tam bir örnek çiftlik oldu.
Genç çiftçiler yeni tarz tarımı öğrenmek için burada staj yapmaya başladılar.
Çorak denilen topraktan bereket fışkırdı.
Sevgili Nuricim, yıllar önce bu çorak toprakta bir ısırgan otu bile yetişmez
demiştin, hatırlıyor musun?
Hayır efendim, hatırlamıyorum.
Benim bu şaşkınlıklarımı sen de hatırlamasan ne kadar iyi olacak.
Hadi çiftliğe!
Atatürk azmiyle bozkırı ümitsizliği olmazı yendi. Böyle bir yeşillik denizi
doğa güzelliği yarattı.
Ne kadar anlamlı ders alınacak bir çaba.
Dede, Latife Hanım ne oldu?
Bu güzel evlilik yazık ki yürümedi.
Ayrıldılar. Yazık. Gerçekten yazık olmuş.
Çocuklar, yıl 1925, Bursa.
Atatürk Çekirge'de bir köşkte kalıyor. Köşkün yanında da küçük bir ev var. O
evde de küçük bir kız çocuğu var.
Mutlaka Atatürk'ü görüp konuşmak istiyor.
Hop ufaklık. Nasıl girdin buraya?
Şu, şu yandaki küçük evde oturuyoruz. Çiti geçip geldim. Burası yasak. Hadi
bakayım doğru evine. Hayır geri dönmem. Gazi Paşa'yı göreceğim. Olmaz ufaklık.
İzin vermem. Doğru evine. Ama ben iki senedir yolunu gözlüyorum.
Olmaz. Hayır. Hadi evine.
Bırakın gelsin.
Emredersiniz paşam.
Gel bakalım çocuk.
Adın ne senin?
Sabiha.
Beni niye görmek istiyorsun?
Sizden bir dileğim var Gazi Paşa'm.
Önce otur.
Evet. Şimdi söyle, dinliyorum.
Annem babam yok.
Biraz ablamda kalıyorum, biraz abimde.
Kimseye yük olmak istemiyorum.
Onun için bir yatılı okulda okumak istiyorum.
Çok mu istiyorsun çocuk?
Evet efendim çok istiyorum.
Eğer bana yardımcı olursanız sizi hiç mahcup etmem.
Seni evlat edinirsem benimle gelir misin?
Salih. Buyurun paşam. Bu kızın ailesini bulun, konuşun.
Kabul ederlerse Sabiha bizimle gelsin.
Emredersiniz paşam.
Kim bu kız?
Söyle canım.
Sabiha Gökçen mi yoksa? Aferin. İlk kadın pilotumuz ünlü Sabiha Gökçen.
Atatürk'ün beşinci manevi çocuğu oldu.
Ötekiler?
Abdurrahim, Afet, Rukiye ve Zehra.
Hepinizi okutacağım.
Ders zamanı ders çalışır, oyun zamanı oynarsınız.
Teşekkürler.
Bütün çocuklarımızın okumasını sağlamalıyız.
Ama yazık ki devletimiz şimdi bunu başaracak halde değil.
Halletmek zorunda olduğumuz çok sorun var çocuk.
Muhammed'in çocuklarımızın okuyacağı güzel günler de gelecek.
Sabiha Gökçen büyüdü ve havacılık eğitimi aldı. Uçağıyla tek başına Balkan
başkentleri turuna çıktı.
Her uçtuğu şehirde Atatürk kızı olarak sevgi ve hayranlıkla karşılandı.
Şimdi çocuklar ilk günlere dönelim.
Sabiha, Rukiye ve Zehra aynı yaştalar.
Yakındaki bir ilkokula gidiyorlar.
Atatürk'ün kızları izliyor. Şımarıyorlar.
Öğretmeni dinlemiyorlar.
Susunuz! Hem tembel hem şımarıksınız.
Kimin nesi olursanız olun, tembelliğe, şımarıklığa, hele küstahlığa hakkınız
yok.
Şimdi hemen okulu terk edin.
Bir daha da buraya ayak basmayın. Sizi Gazi Paşa'ya şikayet edeceğiz. Evet
edeceğiz. Çıkın!
Her şeyi anlatalım. Bizi azarlanmak, kovmak ne demekmiş anlatın. Eski
öğretmen neydi? Hep oyun oynatırdı.
Eski öğretmen çok iyiydi. Bu öğretmen her gün ev ödevi veriyor.
Her gün sınav yapıyor.
Bilemezsek azarlayıp duruyor.
Tembeller diyor.
Şımarıklar diyor.
Bu fakir millete kaça mal olduğunuzu biliyor musunuz diyor.
İyi davransın diye sizin kızınız olduğumuzu söyledik. Aldırmadı bile.
Çok gücümüze gitti.
Biz de kızdık bundan sonra ev ödevi yapmayacağımızı söyledik. Üçümüz de
sınıftan kovdu. Bir daha gelmeyin dedi.
Bitti mi?
Bitti.
Hiç iyi bir şey yapmamışsınız çocuklar.
Savaştı, işgaldi derken hiç iyi eğitim göremediniz.
Öğretmen sizin eksiklerinizi tamamlamaya çalışıyor. Daha ne istiyorsunuz?
Öğretmene karşı gelmek ne demek?
Öğretmenlikten daha yüksek bir mevki mi var sanıyorsunuz?
Cumhuriyet Yönetimi öğretmenlere büyük değer vermişti. Atatürk bir şehri
ziyaret edince mutlaka öğretmenler birliğine uğruyor, öğretmenlerle
konuşuyor. Yine bir Anadolu şehrini ziyaretinde küçük bir okul görüyor.
Okulun bir sınıfına giriyor.
Öğretmenler ve çocuklar çok şaşırıyorlar ama çok da seviniyorlar.
Evet, dersimize başlarken...
Hoş geldiniz efendim.
Şeref verdiniz.
Öğrencilerime Gaziantep Savaşı'nda çocukların gösterdikleri kahramanlıkları
anlatıyordum. Buyurun. Oturunuz efendim.
Habersiz rahatsız ettiğimiz için özür dilerim öğretmenim. Sizi saygıyla,
öğrencilerimizi sevgiyle selamlıyorum.
Sağ olun.
Sizi sağ olun.
Öğretmenin bulunduğu bir sınıfta herkes kim olursa olsun öğretmenden sonra
gelir. Kimse ondan daha büyük ve önemli değildir.
Lütfen yerinize geçiniz ve dersinize devam ediniz. Eğer izniniz olursa biz de
dersinizden yararlanmak istiyoruz.
Anladım efendim.
Buyurun. Teşekkür ederim.
Oturun çocuklar.
Peki efendim.
Kaldığımız yerden devam ediyorum.
Antep'li çocuklar Antep Savaşı'nda birçok önemli görevler üstlendiler ve
başardılar. En heyecanlı görevleri habercilikti.
Şehir düşman kuşatması altında olduğu için... Ama öğretmenlik eğitimi almış
öğretmenler o kadar azdı ki.
Devletin yüzyıllardır unuttuğu 42 bin köy öğretmen bekliyor. Hem çocukları
eğitecek hem köylüye rehber olacak öğretmen yetiştirmek ciddi sorun. Bu
sorunun çözümü için 100 yıl gerektiği hesaplanmıştı. Yeni Milli Eğitim Bakanı
Atatürk'e bu sorunları anlatırken Atatürk bir çözüm önerdi.
Ordudan çavuş ve onbaşı olarak tercih solmuş birçok çocuğumuz var.
Bunlar iyi eğitim görmüş, okuma yazma bilen, insan yönetiminde de deneyimli
gençler.
Kısa süreli yoğun bir kursa tabi tutarak köy öğretmenliğini hazırlayamaz mıyız?
Ne dersin?
Buna değerli eğitimciler ne der?
Bu birçok sorunu çözen büyük bir buluştu. Bu öneri dikkate alınarak
uygulandı. Kursu bitiren öğretmenler köylere gittiler.
Cumhuriyeti, çağdaşlaşmayı, yaşama sevincini oralara taşıdılar.
Bu sevginin ulaşabildiği köylerde Cumhuriyet bayramları...
23 Nisanlar, 30 Ağustoslar okuma bayramları kutlanıyor, Cumhuriyet,
sağlık, tarım, hayvancılık, dünya hakkında bilgiler veriliyor, eğlence
günleri yapılıyordu.
Bin yıldır uyuyan köy, çağa uyanıyordu.
Cumhuriyet, Büyük Osmanlı İmparatorluğunu kemirip yıkan ortaçağa,
köy köy, okul okul yeniyor, Anadolu aydınlanıyordu.
Evet.
Otur bakayım çocuklar. Bakın bu temsili resim kurtuluş savaşını, cumhuriyeti,
çağdaşlaşma atılımını, Anadolu aydınlanmasını ne kadar güzel özetliyor.
Öğretmen büyük savaşı, yenilgiyi, işgali, kurtuluş savaşını, lozanı,
cumhuriyeti, kalkınma ve uyanma çabalarını anlatıyor.
Sonra öğrenciler şiirler, türküler söyleyecek, hep birlikte davul zurna
eşliğinde oynayacaklar.
Onca acıdan, yokluktan sonra bu barış, bayram ve dirlik günlerini yaşamak ne
güzeldi.
Atatürk Yalova'yı çok sevmişti, sık sık ziyarete geliyordu. Burada iki olay
oldu, önce birini anlatayım.
Bir gün dolaşmaya çıkmıştı ormanda.
Orada küçük bir çobana rastladılar.
Atatürk çocukla konuşmak istedi.
Çocuk. Biz yolu şaşırdık galiba.
Otele nereden gideceğiz?
Siz ters gelmişsiniz.
Otel aşağıda. Geri dönün. Ve dümdüz gittikten sonra bu yöne doğru sapın.
Adın ne senin?
Mustafa.
Adaşmışız. Ne iş görürsün?
Sığırtmaçım ben. Buradaki sığırları güderim.
Ayda ne kazanıyorsun?
3 lira.
Yılda ne kadar eder?
Şey, hesaplayamadım.
36 lira eder.
Ben sana şimdi çıkartıp 36 lira versem ne yaparsın?
Almam. Neden?
Nedenim mi var?
36 lira çok büyük para.
Hem neden aldın diye sorarlar adama.
Karşılıksız değil ki.
Yolu gösterdiğin için vereceğim.
Şey o zaman...
Siz bu cevizleri
alın ben de parayı alırım. Hem ödeşmiş oluruz tamam mı?
Tamam.
Salih.
Benim çiftliğim var orada çalışır mısın? Sana ayda 4 lira veririm.
İyiymiş. Babam izin verirse seve seve çalışırım beyim.
Güzel. Görüşeceğiz o zaman.
Benim adım da Mustafa.
Ama yanında bir de Kemal var.
Mustafa Kemal mi?
Neden daha önce söylemediniz beyim? Verin.
Salih. Buyurun paşam.
Ailesiyle görüş.
İzin verirlerse Mustafa'yı İstanbul'a götürelim. Bu akıllı çocuğun geleceğini
üzerime almak istiyorum.
Emredersiniz paşam.
Kolay gelsin Mustafa.
Sağ olun. Hadi geri gidiyoruz.
Atatürk okuldan önce Mustafa'yı güçlensin diye hastaneye yatırdı. Bir
akşam da ziyarete geldi.
Sana iyi bakıyorlar mı?
Bakıyorlar.
Yemekleri beğeniyor musun?
Beğenilmez mi? Eti var, yağı var.
Senin maaşın bütün bunlara ödemeye yetecek mi bakalım çocuk?
Yetmezse üstünü sen verirsin artık.
Verirsin değil mi?
İçim rahat olsun. Veririm çocuk veririm.
Sağ ol.
Hadi bakalım iyi geceler. Yok yok kalma.
Ama hiç vurulamadan olur mu?
Olur olur.
Bu seferlik böyle olsun.
Doktor bey izin verirse sen de beni ziyarete gel olur mu? İyi ama senin evin
nerede? Doktor bey biliyor. O sana tarif eder.
Hadi Allah razı olsun çocuk.
Bir süre sonra Dolmabahçe'ye Atatürk'ü ziyarete geldi.
Herkes gibi Afet Hanım da Mustafa'yı çok beğenmişti.
Ne kadar akıllı bir çocuk.
Ah Afet.
Kırk bin köyümüzde daha nice böyle akıllı sığırtmaç Mustafa'lar var.
Birini kurtarmak neye yarar?
Hepsine yetişmeliyiz, hepsine.
Hem de bir an önce.
Devletimizin imkanlarının bu kadar kısıtlı olması beni çok üzüyor.
İmkanlar hayallerine, emellerine, rüyalarına yetişemiyordu. Bütün büyük
idealistler gibi o da bunun acısını yaşıyordu. Şimdi ikinci konuya
geçiyorum. Dede, Sıtmaç Mustafa ne oldu?
Atatürk onu askeri okula yazdırdı. Çakı gibi bir subay oldu.
Vay.
Aferin ona.
Atatürk çocuklar Yalova'da deniz kıyısındaki bir yeri çok beğendi aldı.
Çınar ağacının yanında iki katlı ahşap bir ev yaptırdı. Bir gün Yalova'yı
ziyarete geldiğinde bahçıvan konuşmak için kendisinden izin istedi.
Efendim çınarın dalı çok büyüdü. Evin ikinci katına duvarına penceresine kadar
dayandı. Ağaç güçlü dal kalın.
Yüzgar esince evin çatısını zorluyor. Eve zarar.
Eğer izniniz olursa dalı kesip evi kurtaralım istiyoruz.
Sakın ha.
Bu güzelim çanara dokunmayacaksın.
Eve zarar veriyor diye koca dal kesilir mi?
Başka yolu yok mu bu işin?
Yoktur efendim.
Yürü bir bakalım.
Atatürk ağacı ve evi inceledi, kararını verdi.
Ağaca dokunmayın.
Evi 4-5 metre ileriye kaydırın.
Bahçıvan'la konuştuk. Evi 4-5 metre kenara kaydıracaklar.
Doğru mu duyduk?
Evet yavrum.
Doğayı, dünyayı...
Yeşili koruma akımından yıllarca önce Atatürk bir dalı kestirmemek için böyle
bir karar aldı. Evi ileri taşıyın. Bu mümkün mü?
İmkansız. Olacak şey değil. İlavalar gibi değil.
Bence de.
Efendim koca evi nasıl kaydıracaklar?
Olacak iş mi bu paşam?
Efendim mümkünatı yok. Bu evi kimse yerinden kımıldatamaz. İmkansız. Siz hiç
yorulmayın beyler.
Bu şu andan itibaren İstanbul Belediyesi'ndeki baş mühendisinin
sorunu. Ama bu imkansız paşam.
Ben başaracağına güveniyorum.
Baş mühendisinin
önünde bir örnek yoktu. Hiç yapılmamış bir şeydi bu. Ama bu çok anlamlı,
insancıl, soylu sorunu çözememek olamazdı.
Sonunda çözümü buldu.
Binanın temelinin altına tramvay rayları döşendi.
Ev 11 Ağustos 1936 günü kaydırılacaktı. Bu o zaman için
inanılması çok güç bir olaydı.
Yakınları ve meraklılar bu teknik olayı bir mucize gibi izlemek için
toplandılar. İki katlı ev rayların üzerinde kaydırılarak çınar dalından tam
4 metre uzağa çekildi.
Evde o görkemli çınarda bugün hayata ve doğaya saygı anıtları olarak duruyorlar.
İşte Atatürk böyle bir insandı.
Bir ağacın dalına kıyamıyordu.
İnsanları nasıl sevip saydığını öğrenmek için bu örneğe bakmak yeterli.
Atatürk'ü 10 Kasım 1938 günü kaybettik.
Türkiye tam bağımsızdı.
Bütün komşularıyla dosttu.
Çağdaş uygarlık yolunda ilerliyordu.
Cumhuriyet kuşakları yetişiyordu.
Hatay'ın da ana vatana katılacağını öğrenmişti.
Gözlerini huzur içinde kapattı.
Türkiye gözyaşına, dünya üzüntüye boğuldu.
Yüz binler Atatürk'ün önünden minnetle, sevgiyle, saygıyla,
ağlaya ağlaya geçtiler.
Kimse için böyle ağlamamışlardı.
Atatürk İstanbul'dan, Ankara'ya uğurlandı.
Vefalı, kadir bilir, yurtsever yüzbinler, demir yolu boyunca
Atatürk'ü son kez gözyaşlarıyla, dualarla karşılayıp uğurladılar.
Ankara'da son törene birçok ülkenin şeref birlikleri katıldı.
Atatürk önce Etnografya Müzesi'ne emanet edildi. Sonra Anıtkabir'de vatan
toprağına verildi. Vatan oldu.
Allah rahmet eylesin. Nurlar içinde yatsın.
Uzun yıllardır her 10 Kasım sabahı
saat 9.05 gece çığlık
çığlığa çalan sirenlerle birlikte millet olarak
Saygı içinde çakılıp kalıyoruz.
Bu duruş bizim bir kara yığın, bir kuru
kalabalık değil, vicdanlı, akıllı bir toplum.
vefa gibi, minnet gibi,
sevgi gibi erdemlere sahip,
ciddi
bir millet olduğumuzu gösteriyor.
Çocuklar, umarım yararlı oldum.
Sunumunuzun başarılı olmasını diliyorum. Teşekkürler. Çok sağ olun. Teşekkür
ederiz. Kolay gelsin.
Teşekkür ederiz. Teşekkür ederim dede.
Söz sunumunuz çok başarılı olacak.
Her türlü güçlüyü yenerek, yığılmaz bir irade, yenilmez bir azimle, Bize tam
bağımsız bir vatan, kağıdaş bir cumhuriyet armağan edenler. Ey Atatürk,
ey Atatürk'ün silah ve ideal arkadaşları. Ey sevgili atalarımız,
hinelerimiz. Hepinize bitmez tükenmez minnet. Hepinize sonsuz saygı.
Ben seni hiç görmeden sevdim Sesini hiç
duymadan hissettim Yokluğun belki de ilk
hüznümdü Atam sana kavuşmadan özledim
Can't find what you're looking for?
Get subtitles in any language from opensubtitles.com, and translate them here.