Afrikaans
Akan
Albanian
Amharic
Arabic
Armenian
Azerbaijani
Basque
Belarusian
Bemba
Bengali
Bihari
Bosnian
Breton
Bulgarian
Cambodian
Catalan
Cebuano
Cherokee
Chichewa
Chinese (Simplified)
Chinese (Traditional)
Corsican
Croatian
Czech
Danish
Dutch
English
Esperanto
Estonian
Ewe
Faroese
Filipino
Finnish
French
Frisian
Ga
Galician
Georgian
German
Greek
Guarani
Gujarati
Haitian Creole
Hausa
Hawaiian
Hebrew
Hindi
Hmong
Hungarian
Icelandic
Igbo
Indonesian
Interlingua
Irish
Italian
Japanese
Javanese
Kannada
Kazakh
Kinyarwanda
Kirundi
Kongo
Korean
Krio (Sierra Leone)
Kurdish
Kurdish (Soranî)
Kyrgyz
Laothian
Latin
Latvian
Lingala
Lithuanian
Lozi
Luganda
Luo
Luxembourgish
Macedonian
Malagasy
Malay
Malayalam
Maltese
Maori
Marathi
Mauritian Creole
Moldavian
Mongolian
Myanmar (Burmese)
Montenegrin
Nepali
Nigerian Pidgin
Northern Sotho
Norwegian
Norwegian (Nynorsk)
Occitan
Oriya
Oromo
Pashto
Persian
Polish
Portuguese (Brazil)
Portuguese (Portugal)
Punjabi
Quechua
Romanian
Romansh
Runyakitara
Russian
Samoan
Scots Gaelic
Serbian
Serbo-Croatian
Sesotho
Setswana
Seychellois Creole
Shona
Sindhi
Sinhalese
Slovak
Slovenian
Somali
Spanish
Sundanese
Swahili
Swedish
Tajik
Tamil
Tatar
Telugu
Thai
Tigrinya
Tonga
Tshiluba
Tumbuka
Turkish
Turkmen
Twi
Uighur
Ukrainian
Urdu
Uzbek
Vietnamese
Welsh
Wolof
Xhosa
Yiddish
Yoruba
Zulu
Çeviri: nutuzar
1. Uzaktan
Bu, bir kadının hikayesi.
Burada ne görüyoruz?
Arka planda palmiye ağaçları olan yaşlı bir hanımefendi.
Belki de tatilde.
Kullanışlı bir palto.
Güneşli havaya göre giyinmemiş.
Şişkin bir cep.
Ve rahat ayakkabılar.
İşte yine o.
Yine şıklıktan uzak.
Yine şişkin cep.
Yeşil, her havaya uygun palto.
Ve şimdi de çamurlu çizmeler.
Onunla ilgili bir fikir oluşuyor mu kafamızda?
Pratik.
Doğa insanı.
Belki 70'lerinde.
Hangi dizileri izlediğini tahmin edebilir miyiz sizce?
Hangi dergileri okuduğunu?
Saçları.
O paltoları giyen bir kadından bekleyeceğiniz türde bir saç kesimi.
Ve gözlükler de, yine beklediğimiz gibi.
Ama sonra nerede yaşadığını görüyoruz.
Şimdi onun hakkındaki imajımıza ne oluyor?
Onun geleneksel olduğuna dair düşüncemize?
Doğa insanı olduğuna?
Zengin olduğunu da ekliyor muyuz?
Gerçekten de gösterişli bir ev.
Peki ya bu resim?
Fahri doktora unvanları ve CBE nişanı almış.
Yani başarılı ve takdir görmüş biriymiş demek ki.
Bu görüntülerden çok şey öğreniyor muyuz?
Yoksa onlara kendi düşüncelerimizi mi yansıtıyoruz?
Ve ona?
Şimdi elinde bir çekiç var.
Ve çarpıcı gözlükler.
Ve bu üç resimde bir şey fark ediyoruz.
Aynı kolye.
Damlacıklı Concorde gibi.
Ya da Türk işi bir şeye benziyor.
Çok sık takardı bunu.
Neden?
Rahat ayakkabılar ve yaşlı kadın gözlükleri onun kim olduğunu gizliyor mu?
Nerelerde bulunduğunu?
Adadaki St Ives'a küçük bir sirk gelmişti.
Tozlu sıcakta gezinen iki gri fili görmek tuhaf bir manzaraydı.
Tıpkı gri çorapların rengindeydiler.
Sonrasında adaların üzerinde yürüyen o devasa gri filleri gördüğümü hatırlıyorum.
Tam da kayaların kuru taş rengindeydiler.
Böylece kadına tekrar bakıyor ve onun nasıl gördüğünü anlamaya başlıyoruz.
Fil.
Çoraplar.
Kayalar.
Muhtemelen daha önce hiç bir araya gelmemiş üç şey.
Onları günlüğünde bir araya getirdi.
Kafasında.
Beyninde.
2. Willie'nin Beyni
Bu, unutulmuş bir vizyonerin beyninin hikayesi.
Dobra, değeri bilinmemiş...
hırslı...
takıntılı...
acayip...
yirminci yüzyıl sanatçısı.
Ressam.
Çizer.
Soyutlamacı.
Ve gezgin.
Wilhelmina Barnes Graham.
Sanırım ilk kez sergilerinden birinin özel gösteriminde tanıştık.
Annette onun hakkında bir yazı sipariş etmişti.
Ve bu onun hoşuna gitmişti.
Çok güzeldi.
Çok canlıydı ve insanları kendine çekerdi.
Ve gücünün farkındaydı.
Bunun bilincindeydi.
Ve bunu zaman zaman kullanmaktan oldukça memnundu.
Güzelliği oldukça çarpıcıydı.
Güveleri çeken bir alev gibiydi adeta.
St Ives'taki erkeklerin hepsinin ondan etkilendiğini biliyorum.
Ve harika bir kahkahası vardı.
Onunla olduğunuzda...
ve kendi sanatı hakkında konuşurken...
büyüleyiciydi.
Nefesinizi tutmak gibiydi.
Çünkü o kadar canlıydı ki.
Müthiş flörtözdü.
Seninle de flört ederdi.
Kesinlikle.
Pervasızca.
Ve buna bayılırdın.
Muhtemelen.
Sanırım 1980'lerde Edinburgh'da aynı çevrelerde dolaşıyorduk.
Ben film yapmaya ilk başladığımda.
Bir sanat galerisi açılışında hiç omuz omuza geldik mi?
Ona hala mesafeli miyim?
Bu filmi yaparken ona daha çok yaklaşacak mıyım?
Beyni, cenin halindeyken gelişti.
O da yine Wilhelmina adındaki annesinin rahminde büyüdü.
İskoçya'nın alt kademe soylularından bir kadın.
İskoçya'nın Fife bölgesindeki St Andrews'ta yaşıyordu.
En erken yaşlarından itibaren görsel şeylere karşı koyulmaz bir ilgi duyuyordu.
Durdurulamazdı.
Dünyada alışılmadık bağlantılar görüyordu.
Düzen ve düzensizlik içindeki belirli türden şeylere ilgi duymaya başladım.
Sıra sıra kareler.
Bazıları birbirine değiyordu.
Bazıları birbirini itiyordu.
Ve bu bana, bu şeylerin ne yaptığının önemini öğretti.
Nasıl hareket ettiklerini.
Nasıl...
Nasıl bir konuma geldiklerini.
Çevrelerindekileri nasıl etkilediklerini.
Ve bunun hayatta da böyle olduğunu fark ettim.
Yani resim yapmaktan çok şey öğrendim.
Bana hayat hakkında çok şey öğretti.
Ve hayat da bana resmi öğretti.
"Pilgrimage" (Hac) diye bir tane var.
1967 tarihli.
Ve o, Kahverengi Üzerine Vermilyon Kareler'dir.
Bu bir... O zamanlar hac yolculuklarına çıkıyordum.
Ve bu bir... Onlar tuvalden dışarı doğru yürüyor gibiler.
Bazıları değiyor.
Bazıları birlikte.
Bazıları eğik.
Beyni kısmen sert babası tarafından şekillendirildi.
Yemek masasında, onaylamadığında kullandığı bir kırbacı vardı.
Tıpkı bu filmdeki buz gibi tehdidi andırır şekilde.
Bu bir engeldi, Edward dönemi granitinden bir bloktu.
Onun sanatçı olmasını istemiyordu.
Beyni engeller konusunda, işin içinden çıkmada, çitleri aşmada iyiydi.
Kısıtlamalardan kaçmada da...
Hayatı boyunca o granit blok benzeri şeylerle karşılaştı durdu.
Baba figürleri, bir nevi kırbaçlar ve engellerle.
Erkekler onu hem destekledi hem de köstek oldu.
Bazı sanat eleştirmenleri eserlerini, görme biçimini övdü.
Ama birçoğu 20. yüzyıl İngiliz sanat tarihini...
ondan hiç bahsetmeden anlattı.
Savunmacı bir beyin.
Temkinli, kendine güvenen bir beyin.
Çitleri aşan bir beyin.
Willie'nin beyni sıra dışıydı.
Bu soru üzerine düşündüm.
Sinestezisi vardı. (bir duyunun başka bir duyuyu tetiklemesi)
Bu, ona sanatında muazzam derecede yardımcı olan bir şeydi.
Ve çocukken bile çok belirgindi.
Çünkü şunlar arasında bir bağlantı kuruyordu...
Renk ile insanlar ve renk ile mekanlar.
Sinestezi budur işte.
Bu şeyleri bir nevi birleştirmektir.
Renk Sinestezisi mektubunda, E... Açık Prusya mavisi, oldukça şeffaf.
F... Pas rengi, kırılgan.
Özel olduğunun farkındaydı.
Ve özel olduğu için bir kaderi olduğuna inanıyordu.
Benimle sık sık konuştuğu şeylerden biri...
Çocukken her şeyin... renk, biçim ve çizgiyle ilgili olduğuydu.
Kırmızının ne kadar parlak olduğu.
Çakıl taşlarının renkleri.
St Andrews'taki denizin şekli.
Dalgalanmaların nasıl oluştuğu.
Burada sözlü bir duayı alıyor.
Agnus Dei, Tanrı'nın Kuzusu.
Her harfi karşılık gelen renge dönüştürüyor.
Ve sonra duayı renk tonlarından oluşan bir ızgarada heceliyor.
St Ives'a 1940'ta gittim.
St Ives'a gitmemin iki üç sebebi vardı.
Biri, Edinburgh Sanat Koleji'nden bir seyahat bursu almış olmamdı.
Diğeri ise... Willie'nin aileden ve İskoçya'dan kaçması gerekiyordu.
Ama sadece St Ives olduğu için değil.
Orada halihazırda oluşmakta olan modernist bir grup olduğu için.
Kısmen savaş nedeniyle.
Ve ışıkla ilgili bir şey de vardı.
Oraya varır varmaz St Ives'ın... St Ives'ın ışığının...
St Andrews'takine çok benzediğini fark etti.
Varışımdan hemen sonra Carbis Koyu'nda bir hanımefendiyle tanıştım.
Savaş sırasında Cornwall'da tek başıma dolaşmama çok şaşırmıştı.
Elbette belki eskisinden daha dikkatli baktı.
Eserlerinde ne çok yarım ay var.
On yıllarca tekrarlandı durdu.
Stüdyoları on yıllarca burada kaldı.
Stüdyo pencereleri onun için bir tür sinemaya dönüştü.
Kendi aşk hayatı bile.
St Ives'a ait ilk resimleri.
Onun yüksekliğini, manzarasını, şekillerini sevdi.
Sarı, köşeli güzellik.
İçindeki renk ustası.
St Ives'ın çizilmesi gerekiyordu.
Ya da sıvılaştırılması, düzleştirilmesi.
Ne kadar düzleştirirsin?
Willie, St Ives'a tam olarak orada olmayan şeyleri ne kadar çok yansıttı?
Gördüklerinin ne kadarını... reddetti?
Bir şey mi arıyordu?
Burada gece vakti var, değil mi?
Ve belki bir hüsran?
Teknelerin ve binaların görünüşüne karşı bir mücadele.
Willie, St Ives'taki diğer ünlü sanatçılarla tanıştı.
Naomi Garbeau.
Barbara Hepworth.
Ben Nicholson.
Sık sık onunla dışarı çıkardım.
Arabasıyla.
Arabasını, tuvallerinin üzerinde gezdirdiği kalemi gibi kullanırdı.
Ve insanlar yumruklarını sallardı.
Ya yürüyüşe çıkar ya da kayalara oturup etrafa bakar, sohbet ederdik.
Ve sık sık çizerdik.
Ama yan yana değil.
İşler bitene kadar birbirimizin çalışmasını görmemiz söz konusu bile değildi.
St Ives çevresindeki kıyı şeridi...
sanki bir romantik tarafından boyanmış gibi görünüyor.
Ama Willie romantik değildi.
Gözleri romantik olmayan şeylere takılırdı.
Beyni başka türlü çalışırdı.
Onun sinestezik olduğunu zaten biliyoruz.
Ama gençliğine dönüp bakınca...
beyninin nasıl çalıştığına dair daha fazla işaret vardı.
St Andrews'da çocukken biyolog Darcy Wentworth Thompson ile tanıştı.
Onu çocukluğumdan çok iyi hatırlıyorum.
Ve sonra Leonardo da Vinci'yi ve onun dalga çizimlerini incelediğini görüyorsunuz.
Ve bu beni, tuhaf bir şekilde Cooper'daki kütüphaneden...
Darcy Thompson'ın Büyüme ve Biçim kitabını bulmaya yöneltti.
Leonardo da Vinci'ye geri dönmeye...
St Ives'taki kendi çalışmalarıma geri dönmeye.
Ve gerçekten o kitap, Büyüme ve Biçim...
yıllar içinde oldukça büyük bir etki yarattı.
Adeta çarpılmıştı.
Doğanın bir yapısı ve bir ızgarası vardı.
Willie'nin zihninde bir şeyler beliriyordu.
Darcy Thompson'ın kitabı bu belirmeyi doğruladı.
Ve başka çocuklar da benzer şeylerden etkilenmişti.
Willie'nin Darcy Thompson'a olan hayranlığını duyduğumda, vurulmuştum.
Okulda kelimelerle aram iyi değildi...
ama ızgaraları ve M.C. Escher'in resimlerini severdim.
Onunla aramdaki mesafe kapanıyor.
Ve sonra bu oluyor.
Noel ağacımın altında bir kart.
Partnerim bana bir müzayededen bir tablo almış.
Wilhelmina Barnes Graham'a ait.
Ya da öyle yazıyor.
Geliyor.
Ama bir terslik var.
İmza, Willie'nin el yazısı imzası gibi kıvrımlı değil, köşeli.
Panik.
Çerçevesinden çıkarıyorum.
Onun hakkındaki hiçbir kitapta bu tablo yok.
İnternette hiçbir yerde yok.
Ama Darcy Wentworth Thompson ve Escher'e o kadar benziyor ki.
Bunu Barnes Graham mı yaptı?
Sanırım içinde arayış içinde bir beyin görebiliyorum.
Çorapları, kayaları ve filleri gören türden bir beyin.
Ama endişeliyim.
Willie'nin eserlerini ve mirasını koruyan vakıftaki Rob Airey'e...
e-posta atıp cevabını bekliyorum.
Rob ile St Ives'a gittim.
Edinburgh'daki vakıfta, bana yıllar sonrasına ait not defterlerini göstermişti.
Hiç yayınlanmamış, hiç filme alınmamış.
İlk sayfa burada.
Biliyoruz.
Willie'nin harf-renk sinestezisi.
Ama sonra bu sayfa.
Bir ızgara üzerinde renkli bloklar.
Yatay olarak 1'den 24'e.
Dikey olarak 1'den 20'ye.
Bloklar eğik duruyor.
Solda sinestezi.
Sağda sayılar.
Neler oluyor burada?
Sağda sanırım Willie, resimde somon pembesiyle...
aynı miktarda yeşil olmasını sağlamaya çalışıyor.
Ama pembe daha büyük karelerde.
Yeşil daha küçüklerde.
Ve baklava dilimlerine dönüşmüş.
Aynısı burada.
Solda, sarı kadar mavi de var.
Ama mavi bir blok halinde.
Ve sarı, arılar gibi vızıldıyor.
Solda Willie yazıyor.
Yeşil 103 eksi 3 eşittir 100.
Kırmızı, yeşilin yüzde 93 buçuğu.
Neredeyse eşit.
Dengeye yetecek kadar yakın.
Ama belki de keyifli bir şekilde dengesiz.
Ve burada solda.
Aynı miktarda beyaz ve turuncu mu var?
Sağda Willie düşünmeye çalışıyor.
Kendi kendine İtalyanca öğretmelisin.
Ve burada netleşiyor.
Solda.
Kırmızı 40 artı 25 artı 36 eşittir 101.
100'e yeterince yakın.
Yeşil 100.
Turuncu 100.
Bu iki mor blok 100 ediyor.
Willie'nin beyni parçalıyor.
Ve sayfanın düzenini.
Sonra onu yeni bir şekilde yeniden inşa ediyor.
Bulduğu şeye derinden saygı duyuyor.
Ama onu bir makineden süzüyor.
Rubik Küpü, Rothko ile buluşuyor.
Bu not defterlerinden bir sürü var.
Matematik size bir kesinlik verir.
Size bir iskelet sağlar.
Size bir desen sunar.
Sonra ona karşı çalışabilirsiniz.
Veya onunla birlikte.
Veya onun sınırları içinde.
Veya onun dışına taşabilirsiniz.
Ve onun pek çok tablosunda...
eğer yakından bakarsanız...
aslında bunu hala görebilirsiniz.
Tasarımın çizilmiş iskeletini.
Ve ölçümü.
Sanat ve sayılarla dolu yüzlerce sayfa.
Kendini alıkoyamıyordu.
Ne arıyordu?
Belli ki dengeyi.
Resimlerinde bir tür yapı iskelesi.
Agnus Dei'deki sinesteziyi de ekleyin.
Ve uyum diyebilir miyiz?
Willie güzel şarkıları severdi.
Ama neden bunca matematik?
1940'larda St Ives'da...
Willie'nin diğer sanatçılardan oluşan bir çevresi vardı.
Ve ışık ve manzara.
Ama eksik bir şey mi vardı?
Bütün bunlar nereye varıyor?
Bu soru benim de bir parçam.
Çünkü matematik benim hayatımın da bir parçası.
Elimde beş dövme var.
Beş bir Fibonacci sayısıdır.
Doğada çok sık rastlanır.
Yaprak döngüleri.
Kırmızı lahananın içindeki sarmallar.
Willie yaprakların ve eğrelti otlarının alt yüzeylerini severdi.
Ve altın oranı.
Sanırım o da bir Fibonacci hayranı olurdu.
Zamanı daha da geriye saralım.
1930'lardaki Edinburgh Sanat Koleji'ne.
Okuduğu yere.
Çizim, kaynağın ta kendisiydi.
Eğitimin köküydü.
Bu aynı zamanda Willie'nin beyniyle ilgili.
Çizim bir zihin disiplinidir.
Soyut şekiller keşfetmeye çalışırım.
Konunun gerektirdiklerini kabul ederek.
Genellikle farklı ruh hallerine dokunarak.
Leonardo da Vinci de benzer bir şey yazmıştı.
Demişti ki...
Rutubetten lekelenmiş bazı duvarları görebilirsiniz.
Veya rengi solmuş taşları.
Bunlarda ilahi manzaraların benzerliğini görebileceksiniz.
Dağlarla süslü.
Harabeler.
Kayalar.
Ormanlar.
Yüz ifadeleri ve giysiler.
Ve sonsuz sayıda şey.
Ve Willie, görsel ve nörolojik bir şeyi Leonardo da Vinci'yle paylaşıyordu.
Sol eliyle geriye doğru yazabiliyordu.
Genellikle sağ eliyle yazmasına rağmen.
Ve resim yaparken aynalar kullanırdı.
Resimlere aynadan bakardı.
Ters çevrildiğinde de iyi göründüklerinden emin olmak için.
Resim bir örüntüdür.
Ve tablolar, ters çevrildiğinde, yana döndürüldüğünde...
ya da bir aynadan bakıldığında da aynı derecede etkileyici olmalı.
Resim yaparken sürekli bir ayna kullanırım.
Kompozisyonlarımı sık sık ters çevirirdim.
Ve çalışırken yan çevirirdim.
Şimdi Willie'ye, onun zihnine, dünyayı görme biçimine daha mı yakınız?
1940'ların sonları.
İkinci Dünya Savaşı bitti.
Şimdi St Ives'da.
Ve bir sanatçı olarak mutlu.
Yoksa değil mi?
Yerini, tarzını buldu mu?
Yoksa hala onu mu arıyor?
Willie'nin içinde, kafatasının içinde bir nesne yatıyordu.
Bir organ.
Bir kutu fabrikasındaki yangın gibi.
O nesne beyniydi.
Dengine rastlamak üzereydi.
20'li ve 30'lu yaşları boyunca Willie bir şeyler arıyordu.
Mayıs 1949'da onu buldu.
Bu karşılaşma hayatını değiştirdi.
İsviçre Alpleri'nde bir buzula tırmandı.
Buzul yaklaşık 25.000 yıl önce oluşmuştu.
Willie, 110 yıl önce şekillendi.
O gün buzul geri çekiliyordu.
Willie ise ilerliyordu.
3. Tırmanış
29 Mayıs 1949.
Devasa dik duran biçimler.
Cam gibi parlak, keskin kenarlı.
İçinde ve üzerinde eşleşmiş kesikler barındıran irili ufaklı taşlar.
Güneşin sıcaklığı şekilleri eritip değiştiriyor.
Birkaç günde kesik bir deliğe dönüşüyor, nefes alıyor gibi sanki.
Muhteşem şekiller.
Katılık ve şeffaflığın zıtlığı.
Cama benzerliği ve şeffaflığı, sert pürüzlü sırtlarla birleşince...
bende bir eserde tüm açıları, yukarıdan, içinden...
ve çepeçevre, bir kuşun uçuşu gibi, bütünsel bir deneyim olarak...
birleştirme isteği uyandırdı.
Bir çığın korkunç gümbürtüsünü...
ve uzaktaki zirvelerde tuz sızıntısı gibi görünen şeyi duydum.
Kendimi dağ yamacından aşağı yuvarlamak için dehşet verici bir arzu hissettim.
Tüm bunlar ve hem güzel hem korkutucu nice ruh halleri beni büyüledi.
Hayatta çok daha derin şeylere ani bir bakış atılan o nadir deneyimler.
4. Bulaşmış
Willy, Grindelwald Buzulu'na Brotherton ailesiyle birlikte tırmandı.
Sadece bir tatil olması gerekiyordu.
Hayatının ve sanatının değişeceğini öngörmedi.
Ama onun beyin makinesi, yakıtı tam, ateşlenmeye hazırdı.
Onu ne ateşledi?
Işık mıydı?
St Andrews ve St Ives'ın kıyı ışığını biliyordu.
Ama bu sedefliydi, Ayımsıydı.
Saf beyaz yoktu.
Parlak beyazlar, simsiyahlar yoktu.
Işıkta beklenmedik zıtlıklar vardı.
Gündüz tırmandı, ama bazı buzul resimleri gece manzarası gibiydi.
Üst kısım bir tür gökyüzü, belki de koyulaştırmak için üzerine boyanmış.
David Lynch buna bayılırdı.
Peki ya ses?
Buzda çizmelerin çıtırtısı...
buzullar gıcırdar, çatlar ve çınlar, bir davulun gerginliği gibi.
Resimler ses uyandırıyor mu, kazıma sesini, yalnızlığı?
Kendini yalnız kurt olarak tanımlardı.
Peki ya renk?
Bu muhtemelen İsviçre'deyken yaptığı birkaç resimden biri.
Renkler ne kadar bastırılmış, kısıtlanmış.
Ve bu, yeşilimsi mavinin onlarca tonu.
Mavi, gökyüzünden çok yerde, buzda.
Eğer buradaki üst kısım bir tür gökyüzüyse, kahverengi.
Aşağı doğru indikçe, mavileşiyor, açılıyor.
Bu resimde bir dalış mı var?
Bir buzula tırmanırken vücudunuzu hissedersiniz.
Willy'nin bacak kasları yandı mı?
Hayatı boyunca akciğer sorunları yaşadı...
bu yüzden hırıltılı nefes almış, nefes almakta zorlanmış olmalı.
Vücuduna aşırı oksijen mi doldu?
Kafası mı iyiydi?
Peki ya cinsiyet?
Kadınlar Alpler'e tırmanırdı, ama orası daha çok erkeklerin oyun alanıydı.
Kalıplaşmış yargılara karşı gelmekten hoşlandı mı?
Yükseğe tırmanmadı, ama babasının ondan bekleyeceği bir şey değildi bu, değil mi?
Ve bir tür sanatsal başkaldırı da vardı.
Alpler'deki neredeyse her ressam yukarı bakardı.
Mavi gökyüzü, kahverengi toprak.
Oyulmuş bir görkem sundular.
İçine yolculuk edilecek, gündelik dünyayı terk etmek için yüce merdivenler.
Willy, eski kompozisyonlardan, standart romantizmden heyecan duymadan aşağı baktı.
Aşağıda, buzun içinde gördü.
Ama ne?
Arkadaşı Naum Gabo'nun pleksiglas heykelleri gibi bir şey.
Doğanın bir maketi.
Bir kafes yapı.
Ve matematik diyebilir miyiz?
Sol altta bir parabol.
Ortada sola eğimli büyük bir kare.
Ama sadece bir kare değil.
İçinden, ötesinden arkasındaki yeşilleri ve beyazları...
çizgileri ve iskelet yapıları görebiliyoruz.
Bir tür röntgen gibi.
Soldaki resim bir sahne dekoru gibi duruyor.
Nijinsky'nin önünde dans edebileceği bir şey.
Dramatik.
Gerçeküstü.
Sağdaki resim, soldakine bakan bir matematikçi gibi.
Büyük kavisli dalga ya da uçurum yüzeyi içinde...
ovalimsi şekiller ve elipsler barındırıyor.
Sol granit, sağ cam.
Buz.
Bu David Bowie'nindi.
Willy'nin bir başka şeffaf kedi beşiği.
Eleştirmenler bazen Willy'nin bu formları Barbara Hepworth'tan aldığını söylerdi.
Ama Willy'nin buzulu özümsemesi...
buna bulaşma da diyebiliriz...
sadece sanatın etkisinden daha ilkel bir şey.
Bu, örneğin, dört tablo kadar görsel olarak karmaşık.
İçinde piramitler ve gün ışığı var gibi görünüyor.
Ve yüzeyde gece, tasarım ve özgüven.
Pervasızlık ve mühendislik.
Bulaşmış bir beynin portresi.
İnsan bir şeylerde kendini görebiliyor, değil mi?
Bir aydınlanma, bir empati kıvılcımı.
Ralph Waldo Emerson şöyle yazmış: Şair dünyayı cama çevirir.
Demek istediği, şairin onu saydam kıldığıydı.
Willy buzula girdi, tıpkı bir manzaraya girer gibi.
5. Uzaktan
Willy'nin tırmanışından bu yana yaklaşık yetmiş yıl geçti.
Grindelwald hala o uykulu görkemini sürdürüyor.
Edinburgh'a dönünce, resmimi Barnes Graham Vakfı'ndaki Rob'a götürüyorum.
Bana aynı köşeli Willy imzasına sahip birkaç tablo gösteriyor.
İçim biraz daha rahatlıyor.
Belki de hayatıma daha çok giriyor.
Mayıs 1949'dan sonraki on yıllarda Willy'ye ve sanatına ne oldu?
11 Kasım'da tanıştık.
Bu adam yanıma geldi.
Yanıma gelip dedin ki...
"Kimse bana Willy Barnes Graham'ın St Ives'a döndüğünü söylemedi."
Ve düşündüm ki, bu ne cüret!
Ve sonra kısa süre sonra buluştuk, yola koyulduk ve tepeleri aştık.
Grindelwald'dan döndüğünde...
İstasyondaydın.
Seni bekliyordum.
Ve o Ekim ayında İskoçya'da evlendik.
Seni bekliyordum.
Ve o zamana kadar, ne kadar değerli olduğumu fark etmiştin...
ve beni artık es geçemeyeceğini anlamıştın.
Elmas.
Sonra evlilik.
Ondan epey gençti.
Pek uzun sürmedi.
Ve sanırım ondan sonra yalnız kaldı.
1970'lere kadar yalnızdı.
St Ives ve Cornwall artık pek aynı değildi.
Buzullar'dan uzun zaman sonraydı.
Porthleven, yarımadanın diğer ucunda.
Oranın çizimi, Alp aydınlanmasından pek etkilenmiş görünmüyor.
Ama sonra tablosu...
Epik ve bloklu.
Kutular.
Sanki tahta oyuncaklardan yapılmış gibi.
Willie sadece 1950'lerde bile bir ömürlük resim yaptı.
Ödüller kazandı ve birçok sergide yer aldı.
Bazı Buzul resimleri kamu ve özel koleksiyoncular tarafından satın alındı.
Cornwall buzullarla kaplandı.
Kompozisyon C, 1954.
Wharfdale'de Kar, 1957.
Leeds'te ders verirken.
Burada öfkeli mi?
Gözleri, trendeyken olduğu gibi bir şeyden diğerine mi kayıyor?
Willie'nin 1950'lerdeki çalışmalarının vahşiliği...
Beyni değişmişti.
50'lerde pek çok şeydi.
Çılgınca üretken.
Rahatsız.
Depresif.
Tükenmiş.
Durdurulamaz.
Gezgin.
Paris'te heykeltıraş Giacometti ile tanıştı.
Sanatçı Constantine Brancusi.
Ve Sophie Arp'ın resimlerini gördü.
Arp'ın 1934 tarihli resmi, Hareket Eden Daireler.
Bunun yankılarını daha sonra Willie'nin işlerinde görebilir miyiz?
Ve sonra... Bir adam ve bir köpek vardı.
Willie'nin arkadaşı Jeff...
St Ives'tan arabayla bir saat uzaklıkta Quintrell Downs'ta yaşıyordu.
Scruffy adında büyük bir kırma köpeği vardı.
Scruffy'nin büyük kulakları vardı.
Ve Jeff'in kucağına oturduğunda, Willie o kulakların arasından Jeff'i görebiliyordu.
1952'de Willie bu resmi yaptı.
Kırmızı Masa.
Kısa süre sonra masanın beşgen şekli...
sağdaki Jeff ve Scruffy adlı bir dizi tabloya çitleri aşıp geçti.
Bir adam ve köpeği.
Ama aslında bir şekil ve başka bir şekil.
Her zaman beşgen.
Ve her zaman bir yarım ay.
Tıpkı St Ives'taki yarım ay şeklindeki kumsallar gibi.
Ayrıca iki şekil arasında iki çizgi.
Masa bacakları gibi.
Willie burada doğaçlama yapıyordu.
Bir beşgen.
Bir masa.
Bir arkadaş.
Ya da hepsi bir blok.
Ve kumsalın kavisi gibi bir köpek.
Fil çoraplar kayalar serbest düşüncesine geri dönüş.
Ve Roma'ya gittik...
Toskana'ya...
Güney Sicilya.
Aynen öyle.
Assisi.
Roma.
Palermo.
Siraküza.
Porticello.
Chiesure.
Termina.
Santa Elia.
Palinuro.
Burano.
Monte Olivetti.
Floransa.
Fiesole.
Venedik.
Milano.
San Gimignano.
Turistlerin gördüğü aynı şeylere mi baktı?
Yoksa başka şeyler mi gözüne çarptı?
Başını kaldırıp Virgil'in dünyasına ve Rönesans şehirlerine baktı mı?
Yoksa aşağıya mı?
En iyi İtalyan çizimleri ve tabloları...
onun görsel düşüncesini ve yapısal anlayışını derinleştirir.
Gitmeden önce şöyle yazmıştı...
Yıllardır tutkum İtalya'daki manzarayı incelemekti.
Bellini, Piero della Francesca, Mantegna'daki portrelerin...
arkasında yatan manzaraları.
Yarı şeffaf düzlemler açısından...
manzara, kaya ve denizin çağrışımlarını.
Chiesure'da, yağmurun şekillendirdiği...
ona buzulları hatırlatan kil manzaraları buldu.
Ve sonra İtalya'da rengin yeni kullanımları var.
Astar boyalar.
Kehribar buzulları.
Akdeniz ışığında dönüşmüş bir İsviçre.
Genç işçi sınıfı erkekleri, pop müzik...
coşkulu Londra, yeni bir on yıl, yeni cinsellikler.
Şimdi 50'lerinde, Beatles ve Rolling Stones çağında...
Willie muhtemelen havalı görünmüyordu...
uluslararası sergiler açıyordu, moda olmaya çalışmıyordu.
Dışlanmış hissettiğini söylüyordu.
Farklı cevaplar arıyordu.
Londra'da yaşadı.
Bu, Thames'te Kahverengi Tablo.
Meditasyon Serisi Asamblaj, 1966.
Sürü.
Neler oluyor burada?
Kalabalık hissi mi?
Bunalmışlık mı?
Gerilim İçinde - 1968
Ve yine bu.
Willie 60'larda dini hac yolculuklarına çıkmaya başladı.
Hac arkadaşları, Hindistan aşramlarındaki Beatles'a hiç benzemiyordu.
Ama Willie'nin tabloları, Beatles'ın sonraki şarkıları gibiydi.
Yolda başka insanlarla kafileler halinde ilerlemek, onlara sokulmak.
Willie 60'larda Carl Gustav Jung okuyordu.
Ve Bahai dinine ilgi duymaya başladı.
Bu resim, Dokuzlu Meclis.
Her katmanda dokuz kare var.
Bahai inancındaki dokuzun kutsal bir sayı olduğu inancından esinlenmiş olabilir.
İnsanların o sayıda birleştiği düşüncesinden.
Ancak kareler birbirine sürtüyor.
Burada bir gerilim var.
60'ların sonu ve 70'ler.
Kadın hareketi.
Ama merak ediyorum...
erkek ressamlar ve kadın ressamlar olaylara farklı mı yaklaşıyor?
Böyle bir şey fark ettiniz mi?
Bundan anlayabilir miydiniz?
Bugün pek değil.
Takma adım Willie olduğu için...
çalışmalarımın öğrenilene kadar hep bir erkeğe ait sanıldığını keşfettim.
Ve bu yüzden sık sık arka planda kalmaya çalışırım.
Çünkü geçmişte bir koleksiyoncu...
kadın olduğumu öğrenince, bir şekli değiştirmemi istedi.
Ve satışı kaybedebilirdim.
Sanırım kadınlar detaya dikkat etmeye daha yatkın.
Oysa erkekler daha çok ana şekillere ve fikre yönelmeye meyilli.
Ve ona bağlı kalmaya.
Şimdi tüm bunlar değişiyor.
Willie, kesinlikle öyle hissediyordu...
ve pratik anlamda da öyleydi, görmezden gelindi.
Özellikle 60'lar, 70'ler ve sonrasında.
Ayrıca çok güçlü bir erkek-kadın ayrımı vardı.
Koleksiyoncular kadın sanatçı istemiyordu.
Çünkü daha kısa kariyerleri olacağını düşünüyorlardı.
Çünkü evlenip çocuk yapacaklardı.
Ayrıca bir süredir yaşadığı St Ives'da...
erkek sanatçılar birbirleriyle oldukça rekabet içindeydi.
Ama özellikle kadın sanatçılarla.
Yani biraz ihmal edilmişti.
Kendi reklamını yapmada iyi miydi?
Sanat dünyasının insanlar hakkında hikayelere ihtiyacı olduğunu anlıyor muydu?
Tabiri caizse, ikna edilmesi gerektiğini?
Sanırım bu anlamda masumdu.
Biraz dik başlıydı.
Sistemi nasıl idare edeceğini bilmiyordu.
Bir şeyi beğenmezse söylerdi.
Ve insanlarla tartışırdı.
Ve bu, insanları rahatlatmanız ve pohpohlamanız gerektiğinde...
pek de yardımcı olmuyordu.
1977'de, Londra'daki Royal Academy'nin büyük sergisi...
“Britanya Resmi, 1952'den 1953'e” açıldı.
Willy'nin tek bir resmini bile içermiyordu.
Bu, Willy'nin "Agnes Day" defterine benziyor.
Ama daha görkemli.
Daha belirgin bir şekilde müzikal.
70'lerde anı yaşamayı seven bir kadın, geriye dönüp buzullara baktı.
Ve sonra Orkney'e gittim.
Sanat Merkezi'nde bir sergim vardı.
Çoğu insan Orkney'e geldiğinde...
dışarıya ve yukarıya, şu dramatik Hoy adasına bakar.
Ama tıpkı Alpler'de olduğu gibi, Willy'nin gözleri manzaraya takılmadı.
Aşağıya, ayaklarının dibindekine baktı.
Sahilde geziniyordum.
Vay canına, taş levhaların üzerinde yürüyordum.
Ve Orkney'e gidenleriniz bunun ne anlama geldiğini çok iyi bilir.
Warbeth'in dikdörtgen levhaları.
Sonra kuzeye, Orkney anakarasına, Birsay'e yöneldi.
Ve eğer güneş parlarsa...
80'lerdeki Orkney...
Willy için neredeyse 40'lardaki İsviçre kadar görsel olarak yoğundu.
Ve St Andrews'taki evi Belmungo'dan oldukça bozuk bir yoldan aşağı yürüyorduk.
Durduk ve su birikintileri vardı.
Bastonunu ona vurdu ve yarıldı.
Ve bir buzul gibi oldu.
Buz paramparça oldu.
70'lerde, 80'lerde, ona hatırlattığı için tekrar buz çizip boyamaya başladı.
Ama buzullarla o bağlantıyı kuran onun hayal gücüydü.
Ve sonra asistanı ve yoldaşı Rowan James ile tanıştım...
ve hepimiz birbirimizi sevdik.
Bu yüzden iletişimde kaldık.
Ve bir kitap fikrini ortaya attıklarında, birlikte daha fazla zaman geçirdik.
Birlikte, tüm bu önyargıya ve çalışmalarına yönelik destek eksikliğine karşı...
çok daha güçlü bir savunma hattı oluşturdular sanırım.
Rowan, çalışmalarının çok iyi bir destekçisiydi...
ve galerilerle olan tüm o bağlantıyı devraldı.
Ve tanıştığımızda...
St Ives'taki kilit bir figür olarak...
konumunun tanınması gerektiğine kararlıydılar.
Ve kitap hakkında konuştuk.
Ve kitap her şeyi değiştirdi.
Ve aslında Rowan'ın itici gücü olmadan...
Willy'nin kararlılığı olmadan...
ve ben ve onun hakkındaki içgörüm olmadan...
her zaman kolay olmayan çok yakın bir ilişkimiz vardı...
bunun olacağını sanmıyorum.
Kitaba başladığımızda, ona özel bir ilgileri yoktu.
Ondan bazı işleri vardı, ama bir figüran olarak görülüyordu.
Ve diğer eleştirmenler de bana bunu söyledi.
Neden bir kitap yazıyordum ki?
Söylenecek bir şey yoktu.
Ve ayrıca tam anlamıyla ikinci plandaydı.
Gerçekten önemli değildi.
Katkısı ikinci derecedeydi.
Willy hakkındaki kitap çok daha geniş bir şekilde çalışmamı sağladı.
O kitaba üç buçuk yılımı harcadım.
Willy çok tatlı ve nazik olabiliyordu...
ve kocam kanserden ölürken onu arardı.
Bunu yaptığını bilmiyordum.
Onu arayıp sadece sohbet eder, nasıl olduğuna bakardı.
Bunun harika bir davranış olduğunu düşündüm.
Yani hayatımı ve benim... nasıl denir...
dünyada yapabileceklerime dair hırsımı tamamen değiştirdi.
Wilhelmina Barnes Graham hayatının sonuna kadar sürekli çalıştı.
26 Ocak 2004'te doğduğu yer olan St. Andrews'ta öldü.
91 yaşındaydı.
Son yıllarında, hareket kabiliyeti azaldıkça...
en kinetik eserlerinden bazılarını üretti.
90'ların ortası ve sonlarındaki Scorpio serisinde...
sanki bir orkestrayı, allegro bir orkestrayı yönetiyor gibiydi.
Yine sinestezisi...
eskrimci fırça darbeleri, opak renk kirişleri.
Bu kağıtlardan birkaçı stüdyosunda serili olurdu.
Boya dolu bir fırçayla, birinden diğerine boya izleri bırakırdı.
Son dönem.
Bir yaşam kutlaması.
Enerjinin, canlılığın, neşenin anlık bir ifadesi.
Renk olarak renk.
Doku olarak doku.
Mavi gökyüzü değildir.
Yeşil çimen değildir.
Sıklıkla ana renkleri kullanarak, her biri insanın içinde bir şekil çağrıştırabilir.
Fırça darbeleri ince, kalın, dokulu, hafif...
agresif, riskli, narin veya beklenmedik olabilir.
Bunun hakkında, bir numaralı sürpriz, şöyle dedi...
Üç mavi, üç kırmızı vardı ve hoş görünüyordu.
Sonra karanlık bir nota geldi.
Ama "hadi, daha büyük bir risk al" diyordu.
Ben de bir fırça aldım ve uzatılmış daireyi çizdim.
Sonra yenilikçi Graal Press ile işbirliği yaptı...
böylece bu tablolardan bazıları katmanlı baskılara dönüştü.
Hayatı, geçmişi uzaklaşıyor.
Onu uzaktan görmeye başlıyoruz.
Bir fikrim var.
Karanlık bir sanat galerisi hayal ediyorum.
Galeriye büyük ekranlar kursak...
ve üzerlerine Willy'nin buzul resimlerini...
yakın planda yansıtarak ona yaklaşsak?
Birleşik Krallık'ı dolaşıp tabloları çok yüksek çözünürlükte fotoğraflıyoruz.
Willy'nin dış hatlarına yaklaştığımızı hissediyoruz.
Bu, onun gerçekten orada olmasından...
asıl deneyimden sadece iki, üç yıl sonra.
Bu daha çok, sanırım...
buzula girme deneyimine anlık tepki vermekten ziyade, resim yapma eylemiyle...
ve bir sanatçı olarak eser yaratma süreci üzerine düşünmekle ilgili hale geliyor.
Beynini, ona bulaşan şeyi görmeye çalışmak.
Ve sonra gerçekten bir sanat galerisine girip büyük ekranları kuruyoruz.
Ve insanlar geliyor.
Gösteride, yaşlı Willy'nin tırmanış günündeki genç haline...
ne söyleyebileceğini hayal ediyorum.
Ne oldu?
Ne olduğunu biliyorsun.
Oradaydın.
Çok uzun zaman önceydi.
Değil mi?
Bu kısmı biliyorum.
Ne gördüklerini biliyorum.
Pekala o zaman, anlat.
Tablolarla anlattım.
Sanki beynim gibiydi...
Beynimi görür gibi oldum.
Buzul...
bendim.
Bendim.
Şimdi çizikler içindeyim.
Ve kırış kırış.
Yivli.
Ve boşluklarım var.
Anılarımda birçok boşluk.
Sen de o boşluklardan birisin.
Ama o gün değil.
Keşke sen olsaydım.
Sen olmana sevindim...
ben değil.
Benden daha mutlusun.
Ama ben senden daha iyi bir ressamım.
Daha çok şey gördüm.
Uzaklardan Willy mi?
Yaklaşan Willy mi?
1850'den beri en az 100 İsviçre buzulu yok oldu.
Grindelwald buzulları 1970'lerden beri en az iki kilometre küçüldü.
2000 yılından bu yana, Alp buzulları 26 kilometreküpten fazla buz kaybetti.
Manevi bir yaşam...
ve maddi olmayan bir gerçeklik kavramı modernist hareket için gerçekten önemliydi.
Platonik düşünceyle ilgili bir şeydi...
algıladığımız dünyanın temelinde yatan mükemmel bir dünya...
ya da gerçek dünya olduğu düşüncesi.
Din kavramı, ötekilik kavramı, bir şey kavramı...
insanın benimseyebileceği ve beslenebileceği manevi bir gerçeklik...
Willy için ciddi anlamda önemliydi.
Başka bir şeye ve o mükemmelliğe dair o duyguya ihtiyacı vardı.
Ve sanırım bu, eserlerinde bulduğunuz şeffaflık duygusuna katkıda bulundu.
Buzullarla birlikte, baktığınız yüzeyin ötesinde bir şey olduğu duygusu.
Sence, onun hakkında bir film çekilmesi fikri hoşuna gider miydi?
Hem evet hem hayır.
Sanırım bu fikre bayılırdı...
ama tıpkı kitapta olduğu gibi, neleri dahil ettiğiniz konusunda çok net olmak isterdi.
Willy'ye ne kadar yaklaştım?
Hayatta olmak ve yaşamak istiyorum.
Şöyle yazmıştı...
Geri dönüp tüm bunların hafızamda ne kadar doğru kaldığını görmeyi çok isterdim.
Zihnimde capcanlı, ama abartmış olabilir miyim?
Sanat eleştirmeni Walter Pater birikimle gelen dehadan bahsetmişti.
Willy gittiği her yerde çalıştı.
Birikimle gelen bir dehası vardı.
Onunki bir beyin inşa etme hayatıydı.
Beyni Grindelwald Buzulu tarafından...
havasının inceliği, etkisinin derinliğiyle değişti.
Zihinsel dünyasının sınırlarını zorladı.
Ya da belki zihinsel dünyası onun sınırlarını zorladı.
Devasa külliyatı onun kuş yuvasıydı.
Bir bakıma gözleri işin içinde değildi.
Retinaları görevini yapmıştı.
Yuvasını biçim, neşe, Tanrı, manzara hakkındaki düşüncelerden inşa etti.
Raphael ve Rilke'nin ruhunu taşıyordu.
Wilhelmina Barnes Graham kendini tanıyor muydu?
Can't find what you're looking for?
Get subtitles in any language from opensubtitles.com, and translate them here.